Tarih yalan da söyler Ekoloji
18.3.2012 02:38:24, Adnan Çobanoğlu

Tarih Yalan da Söyler,
Gıda Krizi GDO Tahakkümüne Dönüşüyor (*)
 
Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Derneği İktisadi İşletmesi, Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçılar Birliği Derneği İktisadi İşletmesi ile Yumurta Üreticileri Merkez Birliği’nin başvurusu üzerine Biyogüvenlik Kurulu, GDO’lu 13 mısır çeşidine yem amaçlı kullanılmak üzere izin verdiğini 23.12.2011 tarihinde açıkladı. Bu açıklamadan bir sure sonra, GDO’ya Hayır Platformu yaptığı basın açıklamasında, “Şimdi o 13 mısır çeşidi, yem amaçlı kullanılacak. Yani GDO’lu ürünleri tavuğa, danaya, ineğe yedirecekler. Bu hayvanlardan elde edilen sütü, eti, peyniri, yumurtayı, yoğurdu alarak biz de çocuklarımız da dolaylı GDO’lu mısırdan nasibimizi alacağız” (1) diyordu.
 
GDO’lu bu mısırlarla ilgili başvurunun yem sanayicileri, hayvan yetiştiricileri ve yumurta üreticilerini temsil eden derneklerin iktisadi işletmeleri tarafından yapılmış olması nedeniyle, bu GDO’lu mısırları kullanacak şirketlerin kamufle edilmesine devam ediliyor. Bu şekilde, tüm hayvancılık sektörü ve et, süt, yoğurt, peynir, yumurta gibi hayvansal ürünler ile bu ürünlerin içeriğini oluşturduğu binlerce gıda maddesi de risk altında bırakılmaktadır. GDO’suz yem kullanan üreticiler de bu şekilde cezalandırılmaktadır. Zira mevzuata göre GDO’lu yem ile beslenen hayvanların ürünlerinin etiketlenme zorunluluğu bulunmamaktadır. Tam da bu uğrakta basının gündemine antibiyotikli sütler düştü. Bakan, hemen televizyon ekranları karşısına çıktı ve bir bardak süt içerek “bu sütlerden bize bir şey olmaz”, dedi. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Sayın Mehdi Eker, yine bir gazeteye yaptığı açıklamada, GDO`lu mısırın yemlerde kullanılmasına ilişkin olarak, “Zarar verirse hayvana verir, buradan besine geçmez. GDO`nun ete, süte ve yumurtaya geçtiğini kanıtlayan bir tane bile bilimsel çalışma, veri yok. Zarar verirse o hayvanın kendisine veriyor” diye buyurdu. Bakan’ın açıklaması ardından yine GDO’ya Hayır Platformu bir açıklama yaptı: “Sayın Bakanın 'Bu konuda bir tane bile bilimsel çalışma yok' sözü gerçeği yansıtmamaktadır.
 
Birçok araştırma, hayvan yemindeki bitki kloroplast DNA‘sının süte, yumurtaya ve ete geçtiğini ortaya koymuştur. İtalya`da Catania Universitesi Biyomedikal Bilimleri Bölümü’nden Agodi, Barchitta, Grillo ve Sciacca`nın yaptıkları araştırmada marketlerden alınan 12 markaya ait 60 farklı süt örneği analize tabi tutulmuş ve analiz sonucu GDO`lu mısır ve soyayla beslenen hayvanlardan elde edilen bu sütlerin %25`inde GDO`lu DNA parçalarına rastlanmıştır. Pastörizasyon işleminin dahi bu GDO`lu DNA zincirini parçalayamadığı tespit edilmiştir. Öte yandan, “Zarar verirse hayvana verir” diyen Sayın Bakan, bu konuda çok haklıdır. GDO, yemler yoluyla hayvan dokusuna geçer ve bilimsel araştırmaların da gösterdiği şekilde hayvan bundan zarar görür. Bu konuda, İtalya`daki Cattolica S. Cuore Üniversitesi`nden Raffaele Mazza önderliğinde bir grup bilim insanının yaptığı araştırmada, GDO`lu yemle beslenen hayvanların kanında, karaciğerinde, dalağında ve böbreğinde GDO`lu DNA`lar tespit edilmiştir. Ayrıca, Phipps, Deaville ve Maddison`ın yaptığı araştırmada ise süt ineklerinin, sütlerinde, kan ve dışkıları ile on iki parmak bağırsaklarında transgenik bitki DNA`sına rastlanmıştır.” Platform tarafından yapılan bu açıklama ise resmi merciler tarafından yalanlanmadı.
 
GDO`lu yemden hayvan zarar görüyorsa, insanların zarar görmeyeceğinden nasıl bu kadar emin olabilmektesiniz? diye soran kamuoyunun bir sorusu daha havada asılı kaldı. Tam bu sırada, “Macaristan Monsanto’nun GDO’lu Mısırlarını İmha Ediyor”(2) haberi basına düştü.
 
Habere göre, “Macaristan, biyoteknoloji devi Monsanto’ya karşı sağlam bir duruş sergileyerek genetiği değiştirilmiş tohumlardan üretilmiş 1000 acre (yaklaşık 4050 dönüm) genetiği değiştirilmiş mısırı kontroller sırasında bularak imha etti. Bu açıklama, Kırsal Kalkınma Bakanlığı sekreter yardımcısı Lajos Bognar tarafından yapıldı. Genel Sekreter Yardımcısı Bognar açıklamasına şu şekilde devam etti: GDO’lu tohumlar ülkede binlerce donum tarımsal alana ekilmiş olabilir. Birçok çiftçi GDO’lu tohum kullandıklarını keşfettikten sonra şikayetçi olmuşlardı. Mısırların imha edilmesi sonrasında, bu yılki hasatları tamamıyla kaybeden çiftçiler şu anda ekim mevsimi geçmiş olduğundan yeni tohum ekemeyecekler. Çiftçiler için her şeyi var olan halinden daha katlanılmaz yapan şey ise Baranya bölgesinde GDO’lu tohumların dağıtımını yapan şirketin tasfiye halinde olması. Nedeniyse, bu koşullar altında, uluslar arası tohum şirketleri tarafından ödenecek tazminatın, çiftçiler yerine tasfiye halinde olan şirketin alacaklılarına ödenecek olması.” Türkiye’de ithal edilen GDO’lu mısırların gıda dışında tohum olarak kullanılıp kullanılmadığı ile ilgili bir denetim yok. Bakan’ın hayvansal ürünlerle ilgili hassasiyeti de bize eski bir macerayı hatırlattı.
 
Kurgu değişmiyor, oyuncular değişiyor
 
1986 Nisan’ında Çernobil’de nükleer santral patladı. Karadeniz bölgesi radyasyona maruz kaldı. Önlemler alınması, Karadeniz yöresinde o dönem yetiştirilen çay ve fındığın imha edilmesi gerekirken aksine hiçbir şey olmamışçasına yetkililer halkın gözünün içine baka baka yalan söylediler. Sanayi ve Ticaret Bakanı H.Cahit Aral TV’ye çıkarak canlı yayında “biraz radyasyon iyidir” diyerek çay içti. Başbakan Turgut Özal “radyoaktif çay daha lezzetlidir” diyerek kameralara poz verirken, Darbe Anayasası ile Cumhurbaşkanlığı koltuğunu işgal eden Kenan Evren “radyasyon kemiklere yararlıdır” diyerek kamuoyuyla dalga geçiyordu.
 
Hükümet hemen Sanayi ve Ticaret Bakanı Hüseyin Cahit Aral başkanlığında Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi’ni (TRGK) kurdu. Komitenin adı her ne kadar “Radyasyon Güvenliği” idiyse de asıl amaç radyasyonun yol açtığı etkileri kamuoyundan gizlemekti. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, 14 Ağustos 1986’da YÖK’e yolladığı bir mektupla TRGK’nin bilgisi dışında radyasyonla ilgili yapılacak tüm yayınlara yasak getirdi. Böylelikle Üniversitelerin ve bağımsız bilim insanlarının araştırma yapması, yaptığı araştırmaları yayınlaması yasaklanmış oluyordu. Radyasyonlu fındık ve çaylar ise iç pazarda tüketildi. Bakan Aral, 1992’de özel bir söyleşi sırasında ise “Hükümet gerçekten de Çernobil’in Türkiye üzerindeki etkileri konusundaki gerçekleri ve rakamları gizlemiştir” diyerek itirafta bulundu.
 
O günden bu yana Karadeniz bölgesinde kanser vakalarındaki yoğun bir artış görüldü. Radyasyonun olumsuz etkilerinde herkes hemfikir duruma geldi. Çernobil kazasının üzerinden 26 yıl geçti.
 
Tarih tekerrür ediyor
 
12 Eylül’ün yarattığı siyaset tarzı devam ediyor. Sözde 12 Eylül’ü yargılayacak olanlar karşılarına çıkan her soruna 12 Eylülcülerin yol ve yöntemleriyle cevap veriyor; suçüstü yakalansan da inkar et, Kürt sorununu inkar et, HES’lerin yaratacağı olumsuz sonuçları inkar et, 'evde de tüp kullanılıyor' diyerek nükleer santrallerin risk ve zararlarını inkar et… Son olarak da Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker endüstriyel sütlerdeki antibiyotik kalıntıları ve aflatoksinlerin varlığını önce kabul etti, sonra da canlı yayında bir bardak süt içip endüstriyel sütte antibiyotik kalıntısı ve aflatoksin olmadığını savundu. Bakan Eker, “Sokak sütleri sağlıksız olabilir. Burada dikkatli olmak lazım. Onların denetimi yeteri kadar yapılamıyor. İçine bir şey katıldı mı bunu bilmiyorsun. Ambalajlı süt çok daha güvenlidir. Yeni gıda güvenliği sistemiyle her kademede denetliyoruz. Anneler korkmadan çocuklarına süt içirebilir” diyerek kamuoyunu yönlendirmeye çalıştı. Canlı yayında sütü reddedemeyeceği için içtiğini (3) ikrar eden Bakan’a daha önce de 2009 yılında Tüketici Hakları Derneği dilekçe ile bu antibiyotikli sütlerin imha edilmesi gerektiğini belirtmişti.(4) 
 
Bakan Mehdi Eker ise “Çay içen Bakan”ın izinden gitmeye devam ediyordu. “GDO’lu yemin et, süt ve yumurtaya geçmediği bilimsel olarak kanıtlanmış.” diyerek GDO’lu mısırların yem olarak kullanılmasını olumluyordu.
 
Endüstriyel yalanlar imha edilmelidir
 
Endüstriyel çiftliklerde binlerce büyükbaş hayvan bir arada yaşıyor ve bu hayvanlar GDO’lu mısır ve sağlıksız yemlerle besleniyor, hasta olmasınlar diye bilinçli (!) antibiyotik yüklemesi de yapılıyor ve bu çiftliklerde sağılan sütler Bakan’ın dediği gibi “Yeni gıda güvenliği sistemiyle her kademede denetleniyor” ve piyasaya sürülüyorlar ama ne derece sağlıklılar? 26 yıl önce Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi’nin (TRGK) yaptığını bugün Biyogüvenlik kurulu yapıyor. Biyoceşitliliği koruması gerekirken daha çok GDO’lu ürünün ülkeye girişini serbest bırakıyor.
 
Bilindiği gibi İnek’ler en gelişmiş sindirim sistemine sahip canlılardan birisi. Ancak bu derece gelişmiş sindirim sistemine sahip olmalarına rağmen bu sindirim sistemi mısır bitkisini sindirmeye yatkın değil, mısırla beslenen inekler bu uyumsuzluk nedeniyle sürekli iç organlarından rahatsızlanıyorlar bu rahatsızlıkları gidermek içinde sürekli antibiyotik takviyesine maruz kalıyorlar. Afla toksin M1 ise, hayvanlara yedirilen küflü yemden süte geçiyor. Hayvana yedirilen yem ve silaj uygun şartlarda korunmadığında küflenir, küflü yemlerin hayvanlara yedirilmemesi gerekiyor. Yani hayvanlar kendiliğinden hasta olmuyor onları hasta eden yedikleri besinler. Peki, inekleri GDO’suz mısır ve küflü yem bile hasta ediyorsa, hastalıktan kurtulmaları içinde antibiyotik yüklemesi yapılmak zorundaysa GDO’lu yemlerin sindirim sistemlerinde rahatlıkla sindirileceği hangi bilimsel gerçekliğe dayanıyor? Bilimsel gerçek diye sunulan araştırmalar ise GDO şirketlerinin izin verdiği araştırmalar. Ayrıca bu GDO şirketlerinin bazı hükümetlere rüşvet bile verdikleri de ispatlanmışken GDO lehine olan araştırma sonuçlarını ne derece bilimsel gerçeklik olarak kabul edeceğiz? Bilindiği gibi Monsanto şirketi yetkililerinin Hindistan hükümetine kendi tohumlarını tercih etmeleri karşılığında rüşvet verdiğine ilişkin suçlamalara Amerikan mahkemeleri son noktayı koydu; Monsanto’ yu mahkum etti ve Monsanto 1.5 milyon dolar ceza ödemek zorunda kaldı.
 
Dün nasıl ki TV ekranlarında radyasyonlu cay içilerek kamuoyu yanıltıldıysa, bugün de sut içilerek kamuoyu yanıltılmaya çalışılıyor. Bir yandan otlak ve meralar özelleştirilip satılıyor, diğer yandan otlak ve meralarda yetişen hayvanların sütü “denetlenemediği” gerekçesiyle sağlıksız ilan ediliyor. Öyle ya bu sütler sağlıksızsa ne gerek var otlak ve meralara? Satın gitsin… Kurun binlerce büyükbaş hayvanın yaşadığı çiftlikleri, dayayın GDO’lu mısırı ve antibiyotiği etler ve sütler sağlıklı(!) olsun. Dışkıları desen antibiyotik yüklü bok dağlarına dönüşsün, gübre olamasın. Nasıl olsa hayvansal gübre yerine kimyasal gübreleri de icat ettiniz, ne gerek var hayvanın dışkısından da yararlanmaya... Tohum ve gıda tekelleri ve onların sözcüleri “Gıda Egemenliği” mize saldırmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Kaçırmayacaklar da… Ta ki biz onları kaçırana kadar.
 
 (*) Bu makale EKOSOSYALİST DERGİ "KOLEKTİF"in 12. sayısında yayınlandı
 
 
Dipnotlar
1-GDO’ya Hayır Platformu, GDO’lu Yem Kullanan Şirketler Açıklansın, 26.12.2011, http://gdohp.blogspot.com/  Erişim tarihi: 25.1.2012
2-Anthony Gucciardi, Natural Society, 20 Eylül 2011, Çeviren, Olcay Bingöl
3-Fikret Bila, Eker: Canlı Yayında Sütü Reddedemezdim, Milliyet Gazetesi, 22.01.2012, Erişim Tarihi: 29.01.2012, www.milliyet.com. tr
4-Turhan Çakar, Bakan İstifa Etsin, Hürriyet Gazetesi, 18.01.2011, Erişim Tarihi: 29.01.2012, www.hurriyet.com.tr
Yorumlar...