İki Dişi: "Kadın ve Doğa" - Bir Erkek: "Eril İktidar" Kadın ve Yaşam
8.3.2013 01:37:33, Güneş AKÇAY

Her varlığın, kendini bütün özgünlükleriyle ve özgürce var edebilmesinin en temel hakkıdır. Eril iktidarın ve kapitalist sistemin yüzyıllardır baskıladığı kadınların ve sömürülen doğanın, özgünlüklerini taşıyarak var olma konusundaki mağduriyetleri apaçık ortada.
 
Kadınların içinde bulundukları dünya ile ilgili politika üretebilmeleri, kendi yaşamlarını biçimlendirebilmeleri ve gerçek anlamda özgürleşebilmeleri için,yaşadıkları şiddet ortamından ve toplumsal dayatmalardan özgürleşmeleri gerekiyor. Bu ortamı sağlamak üzere her kesimden kadın için eğitim ve sağlık hizmetlerini, iş güvencesi ve insani çalışma koşullarını sağlamak ve yapıcı toplumsal cinsiyet politikaları üretmek sosyal devletin bir gereğidir.
 
Kadına uygulanan psikolojik, toplumsal, ekonomik ve fiziksel şiddetin diğer ucu erkeğe değiyor. Doğduğu andan itibaren kendisini bir iktidar nesnesi olarak var etmek zorunda kalan, hayat örgüsünde emeği sömürülen, psikolojik ve ekonomik şiddetle her gün kıyasıya mücadele eden erkeğin üzerindeki şiddet unsurlarını yok etmeden, kadınlar ve LBGT'ler üzerindeki toplumsal baskı unsurlarını ve şiddeti önlemek mümkün görünmüyor. Bu nedenle toplumsal cinsiyet konusunda eril iktidarın sönümlendirilip, kadın ve LBGT özgürleşmesinin desteklenmesi gerekiyor.
 
Ancak devlet politikalarımız tam tersine işlemekte. 9 senedir iktidarda bulunan AKP hükümeti, kadınları aileden bağımsız resmetmeyi başaramamış, kendini birey olarak var eden kadınlar üzerindeki baskıyı arttırmak yönünde adımlar atmıştır. Kürtajı yasaklama girişimleri, "her kürtaj bir Uludere'dir benzetmeleri", Sağlık Bakanlığı’nın 5 yıllık planında "evli çiftlere daha fazla çocuk için bilinçlendirme" çalışmalarının alınmış olması, diyanet işlerince "anne sütü bankaları ile ilgili görüş ve koşullar" bildirilmesi, "enerji hanım" söylemleri ve görselleri, dizilerde "şiddet görmesine ve silaha rağmen, kadının, devlet yetkililerince kocasına dönmeye zorlanması" gibi örnekler, bu politikaların elle tutulur yansımalarıdır. Tecavüz ve cinayet dahil şiddet uygulayan kişilere, hafifletici sebepler "uyduran", "töre - gelenek - kendi rızası" söylemleri ile toplumsal cinsiyet konusundaki net patriyarkal geleneği yeniden üreten devlet, kadını değersizleştirmektedir. Devletten koruma talep eden kadınların öldürülmesiyle sonuçlanan şiddet olayları, mahkeme süreçlerindeki söylemler, yandaş basının kullandığı dil, ikiyüzlü adalet tutumu, kadınları sindirmeyle sonuçlanmaktadır. Şu halde, "şiddete maruz kalırsanız ses verin" diyen hükümetin, bu söylemi hiç de gerçekçi bir çözüm gibi görünmüyor!
 
KESK, ÇHD, KCK operasyonlarında gördüğümüz üzere, demokratik hak taleplerine fişleme, gözaltı ve hapislerle cevap veren hükümet karşısında, özgür ve demokratik kadın hareketini var etmek ve yükseltmekten bahsetmemiz mümkün müdür?
 
Diğer yandan, Kürt halkı, kimliğinin tanınması ve demokratik, özgür bir yaşam için mücadele veriyor. Bu halkın kadınları, kadın kimlikleriyle beraber etnik kimlikleri için mücadele içindeler. İki halkın kadınları yitirdikleri oğulları, babaları, kardeşleri ve sevgilileri için 30 senedir göz yaşı döküyor. Nihayet "BARIŞ" ı dillendirmeye başladığımız bir sürece girdik. Bu sürecin onurlu bir barış ile sonuçlanması için destek vermeye çalışıyoruz her iki halk ve kadınları için. Bu tarihi dönemde, kadın hareketlerinin ortaklaşmasını sağlamak ve barışın dilini birlikte yazmak, kadınların önündeki öncelikli işlerden biri olmalıdır.
 
Yeni anayasa çalışmalarında cinsiyet ayrımcılığının giderilmesi, bütün etnik ve dinsel kimlikler için eşit yurttaşlık haklarının tanınması için çalışmalar yapılması gerektiği gibi, doğa ve hayvan hakları konusunda da taleplerimiz var.
 
Doğa, kendisini dillendirme yetisine sahip olmadığı için, yakın zamana kadar anayasa çalışmalarında bir taraf, irade olarak görülmemekteydi. Ancak yakın zamanda yaşanan doğal yıkımlar, iklim değişikliği ve etkileri üzerine çeşitli ülkeler doğayı doğrudan anayasal hakkı olan bir taraf olarak benimsemiş ve ekolojik anayasa çalışmaları yapmışlardır. Çünkü, yenilenebilir enerji kaynakları kullanarak, üretim - tüketim alışkanlıklarını ve ilişkilerini düzenlemek, doğayı korumayı, gelecek kuşaklara temiz bir çevre bırakmayı ve insanca yaşamı özgürleştirmeye anahtar nitelikte reformlar getirecektir.
 
Ülkemizde ise durum tam tersine işliyor. Devlet HES'lere, termik ve nükleer santrallere, maden ve taş ocaklarına karşı mücadele eden halka polis ve jandarma ile saldırıyor. Mahkemeler aracılığı ile yürütülmeye çalışılan davalarda, hukuki usulsüzlükler ve haksız yargılamalar ile karşılaşılıyor. Ekolojiden bahsedildiğinde, "herkes sokağının önünü süpürürse çevremiz temiz olur" gibi sığ bir anlayış ile karşılaşabiliyorsunuz. Devletin denetimsiz bıraktığı, hiç bir hazırlık ve araştırma yapmadığı yenilenebilir enerji alanlarında bile, işletme sahiplerinin, halkın iradesini yok saymaları, "temiz enerji" konusunda yanlış algılar yaratıyor.
 
Henüz ülkede bir nükleer santral yokken, İzmir'in göbeğinde nükleer santral atıkları ortaya çıktı. Valilik, belediye ve bakanlık konu ile ilgili açıklama yapmazlarken, açılan davalarda muhatap bulunamıyor. Atıkların olduğu alanın yakınında bir okul ve yerleşim merkezi bulunuyor. Devlet, kurşun ile çevrelenmesi gereken atıkların üstünü toprakla örterken, yerel halkın sağlıklı bir alana taşınması konusunda hiç bir çalışma yürütmüyor.
 
Durum böyleyken, hükümet, tabiatı ve biyoçeşitliliği koruma yasa tasarısını çıkarıyor. Tasarının AB müktesebatına uyum için hazırlandığı iddia edilse de, Avrupa Komisyonu Çevre Direktörlüğü tarafından da eleştirilen tasarı, ülke kalkınması için öneme sahip durumlarda koruma alanlarının işletilmesini öngörüyor. Ülke kalkınmasını göz önünde bulunduruyormuş gibi görünen tasarıda, yerel yönetimlere ve halka söz hakkı tanınmadığı gibi, işletmeler birincil taraf olarak kabul ediliyor. Üstün kamu yararı adı altında, daha çok maden, daha çok enerji üretim santralleri ve binalar dikilecek, doğal alanların ve kültürel mirasın satılmasına neden olunacak.
 
Sonuçta büyük resme baktığımda, cinsiyet kimliği, etnik köken, dinsel kimlik ve sınıf ayırmaksızın bütün insanların ve doğanın üzerinde, iktidarın ağırlığını görüyorum. Demokratikleşmeden gittikçe uzaklaşan politikaları ile yerel yönetimlerin, STK'ların ve bireylerin kendini var etme hakkı yok ediliyor.
 
Bunlara rağmen, bütün umudum, bu sene 8 Mart vesilesi ile yükselen kadın sesinin BARIŞ' ı dillendirmesi, onurlu bir barışı getiren çalışmalarla, yerel halkların, STK'ların ve bizler gibi insanları temsil eden kurumların katkıları ile anayasaya "ekolojik" yasaların eklenmesidir.
 
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi
İzmir İl Eşsözcüsü
0
Yorumlar...