Savaşın Sakladığı Gerçekler ve Kadın Olmak Kadın ve Yaşam
8.3.2013 01:50:34, Fahriye DURMAZ

Milliyetçilik, dincilik, kapitalizm adına halklara, emekçilere, doğaya ve tüm farlılıklara karşı başlatılan savaşlar; militarizmin uygulamaya geçmiş eylem halidir. Asker, askeriye, ordu, silah, tabur kavramları militarizmin yani iktidarı ele geçirmek ya da sürdürmek için şiddete başvurma yönteminin birer malzemeleridir. Bu iktidar ideolojisinin uygulayıcılığında da cins olarak çoğunlukla erkekler görev alır. Zihniyet olarak militarizm ile erkek egemen; kısaca cinsiyetçi zihniyetin birbirinden ayrılmaz ideolojiler olduğunu görebiliyoruz. Savaş malzemeleri olan silahın, okun, panzerin ve daha birçok aletin erkeğin cinsel organıyla benzerlik göstermesi de bir tesadüf müdür acaba?
 
Militarizm ve cinsiyetçilik dediğimiz her iki ideolojide de bir gücün, egemenin, iktidarın kendi gücünü ve egemenliğini sürdürmek için kurumsallaşması ve pratikte bunu hayata geçirmesi anlayışı yatıyor. Militarizmde devlet, ordu ile bunu kurumsallaştırır; cinsiyetçilikte ise devlet, bunu yaşamın her alanında ama en çok da ailede kurumsallaştırır. Devletçi uygarlık dediğimiz binlerce yıllık süreçte de erkeğin üstünlüğü ile askerin üstünlüğü atbaşı gitmemiş midir? Bu iki ideolojinin aynı ideolojiyi yani iktidar ideolojisini beslediğini rahatlıkla görebilmekteyiz. İktidarı besleyen ve sürdüren, kendi önündeki engelleri her türlü zorba yöntemlerle yok eden, parçalayan, tecavüz eden zihniyetin elbette ki en ağır bedellerini kadınlar ödeyecektir.
 
Savaş mekanizmalarında kadın cinsini, kadın kimliğini çok sıklıkla görmediğimiz gibi savaş sahnelerinde kadınları hep görürüz. Savaşta ağlamaktadır çünkü evladını yitirmiştir; savaşta tecavüze uğramaktadır çünkü kendi bedeni, erkeğin işgal edebileceği bir statüye düşürülmüştür; savaşta aç kalmıştır çünkü evin ekonomi sorumluluğunu alan odur, çocuklarına bakmakla yükümlü olan da odur. Çünkü o, annedir. Yaşamı yaratmak ve sürdürmek gibi bir sorumluluğun sahibidir, emeğiyle doğurduğu ve büyüttüğü evlatları kimi zaman hiç bilmedikleri topraklara bilmedikleri bir nedenle gitmekte ve cenazeleri dönmektedir. Ya da evlatları, özgürlükleri için mücadele ederken öldürülmektedir.
Yaşadığımız coğrafyada son otuz yıla damgasını vuran bir savaş yaşandı, hatta hala yaşanıyor. Fırat’ın batısında buna “ teröristlerin ülkeyi parçalamak için başlattıkları terör eylemleri” dendi. Fırat’ın doğusunda ise buna “ bir halkın 90 yıldır işgal edilmiş dilini, kültürünü, statüsünü geri almak için verdiği mücadele, savunma” dendi.
 
30 yıllık süreçte, 4 bine yakın köy askerler tarafından yakıldı, boşaltıldı; koruculuğu kabul etmeyen köylüler batıya göç ettirildi. Milyonlarca insan hiç bilmedikleri topraklara ve kültürlere göç etmek zorunda kaldılar. Büyük metropoller yoksullukla, aşağılanmayla, dışlanmayla, linç girişimleriyle onları beklemekteydi. O metropollerde de ya Kürt olduğunu inkar edecek ve sessiz sedasız yaşayacaktı ya da Kürt olduğunu kabul ettiği için yukarıda saydığımız uygulamalarla tanışacaktı.
 
Bizim coğrafyamızda yaşanan savaşta, on binlerce insan faili meçhul cinayetlere kurban gitti. Bugün hangi birimize sorsanız ya bir akrabamız, bir arkadaşımız, dostumuz, tanıdığımız bu savaşta hayatını kaybetmiştir. Son kuşak, anneleri ve babaları büyük bedeller ödeyen bir kuşaktır.
 
Yaşanan savaşta, ülke ekonomisinin askeri harcamalara ayrılması sonucunda ciddi ekonomik krizler yaşanmış; bu kriz en çok da yaşadığımz coğrafyayı etkilemiştir. Buralara doğru düzgün yatırım yapılmamış, birçok alanda olduğu gibi sağlık hizmetleri de en alt seviyede yürütülmüştür.
 
Son otuz yılda fuhuş, uyuşturucu, yoz yaşam biçimleri hızla artmış, devletin adalet sistemi ve kolluk güçleri, değil bunları önleme daha çok bu mekanizmaları besleme temelinde hizmet vermiştir.
 
Kısacası bir halkın dilini, kültürünü özgürleştirmek ve statüsünü kazanmak uğruna verilen mücadele, terörize edilerek Fırat’ın batı yakasına yalan, yanlış ve eksik empoze edilmiştir. Sonuç; on binlerce insanın ölümü, binlerce köyün yakılıp yıkılması, ülke ekonomisinin gerilemesi, açlık ve yoksulluğun hızla artması olmuştur. Bu yazıyı okuyanlardan şöyle bir soru soranlar da olabilir: “Kürtler bu isyana başlamasaydı, bu kadar insan ölmez, bu kadar yoksulluk olmaz, doğa bu kadar tahrip olmazdı.“ Geriye kalan da Kürtlüğünü, dilini, kültürünü inkar etmiş bir halk kalacaktı. Yani memnun bir ulus devlet ile suskun ve onursuz bir Kürt kalacaktı.
 
Bu savaşta aktarılan bunca bedellerden en büyüğünü elbette ki kadınlar kendi payına düşeni almıştır. Savaşta kadın olmak evladını yitirmek, aç kalmak, tecavüze uğramak, kendi dilinden, kendi topraklarından ayrılmak zorunda kalmak demekti. Kadınlar, hiç bilmedikleri bir dille yaşamak durumundaydılar, bahçesi olmayan dört duvarlarda yaşamak zorundaydılar, yoksulluk, aşağılanma, dışlanma kadınların “kaderi” olmaya devam etmekteydi.
 
İnsan hakları savunucuları, son otuz yılda yaşanan savaşta en belirgin olan travmaları ortaya koymakta oldukça zorlandı. Kaç kişi nasıl öldürüldü, kim öldürdü; hangi köyü hangi komutan kendi emriyle yaktı; cezaevlerindeki işkenceleri hangi gardiyanlar yaptı; fuhuş ve uyuşturucu ticaretinde hangi devlet yetkilisi kontrolü sağlıyordu ve bunun gibi soruların cevapları uzun soluklu bir çalışma gerektirecekti. Bizi bu konuda en çok zorlayan hakikat araştırması ise tecavüze uğrayan kadınların olduğunu bilmek ama sayısını bilmemek, onlara ulaşamamak oldu. Dilinin nasıl yasaklandığını, köyünün nasıl yakıldığını, abisinin işkencede nasıl katledildiğini anlatabilen ve bunlar için mücadele eden kadınlar; kendi bedenlerine yapılan tecavüzleri anlatamadılar. 1999 yılında Almanya’daki bir panelde Ş.E. kalktı ve 1993-94 yıllarında yaşadığı tecavüzleri anlattı. İnsan hakları savunucusu Eren Keskin’in desteğiyle dava açıldı, toplam 405 asker,  tecavüz davasından yargılandı ve hepsi beraat etti. Yine Mardin Derik’te yaşayan 13 yaşındaki N.Ç. sayısını bilmediğimiz erkeğin tecavüzüne uğradı. Bu tecavüzcülerin içerisinde devletin komuta kademelerinde yer alanlar, memurlar, korucular vardı. Yıl 2013 ve yüksek yargı kararını açıklamış bulunmaktadır: N.Ç. kendi rızasıyla ilişkiye girmiştir. Tecavüze uğrayan kadınlara yapılan bu kırım politikalarını açığa çıkaramamak, kadın mücadelesi veren örgütlerin içinde bir ukte olarak kalacaktır hep. 
 
Tecavüzün en ağır biçiminin kadın bedenine yapılanı olduğunu bilerek, bu sorumluluğu taşıyarak; tecavüz kültürünün sadece kadın bedenine değil, kadının yarattığı tüm değerlere uygulandığını görebilmek belki de bir başlangıç olabilir. Kadının emeği hiçleştirildiğinde emeğine bir tecavüz vardır, Hasankeyf sular altında bırakıldığında doğaya ve kültürel tarihe bir tecavüz vardır, anadil yasaklandığında bir tecavüz vardır. Tecavüz gasptır, iktidarın ele geçirme eylemidir, irade kırma yöntemidir. Öyleyse bu savaşta bedenlerimize yapılan tecavüzleri açığa çıkarmak zorundayız. Yoksa savaşlar, halkların yarattığı değerlere tecavüz ettiği gibi kadın bedenine tecavüz etmeye devam edecek ve bundan karlı çıkan da erkek egemen zihniyet ve militarist güçler olacaktır.
0
Yorumlar...