2012’de bize ne oldu? Kadın ve Yaşam
8.3.2013 02:18:38, Seniye Nazik IŞIK

2012’nin bence en önemli özelliği, Müslüman muhafazakar AKP Hükümeti ile kadın hareketi arasındaki uzaklığın ve çatışmanın artmasıdır.
Bu mesafelenmeyi besleyen çeşitli unsurlar mevcuttur.
 
Bu unsurlar arasında ilk sırada, bence, AKP’nin gerek Parti gerekse Hükümet olarak demokratik yöntem ve kurallardan uzaklaşması yer almaktadır.
 
Aslında AKP’nin 2011’de başlayan 3.iktidar döneminin (“ustalık dönemi”(?!)” temel özellikleri Haziran 2011 Genel Seçimlerinden hemen önce, 4 Haziran’da Bakanlıkların Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK’lerle) yeniden yapılandırılması sırasında büyük ölçüde belli olmuştu. Yasal olarak 3 ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ele alınması gerekmesine ve o günden bugüne yaklaşık 2 yıl geçmiş olmasına rağmen, söz konusu KHK’ler hala Meclis’te görüşülmemiştir. Merkezi devletin en tepesi, tamamen AKP Hükümeti tarafından şekillendirilmiş olarak yola devam etmektedir. Bu yeniden yapılandırma kapsamında Kadın, Aile ve Sosyal Hizmetlerden Sorumlu Devlet Bakanlığı “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” haline getirilmiştir. Bu düzenleme, “kadın”ın adını bakanlık adından silip temizlerken, insan/birey/varlık olarak kadın yerine “aile”, “aile içindeki kadın”, “eş, anne, evlat, gönül elçisi kadın” üzerinden kurulacak bir dil ve politikayla karşılaşacağımızın işaretiydi. Ama Seçim’e beş kala yapılan bu düzenlemeler kamuoyu gündeminde geniş bir yer bulmadı, “ben yaptım oldu”ya geldi.
 
Bu kapsamda Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün (KSGM) yapısı da değişmişti. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın bir parçası haline gelen Genel Müdürlük, koordinatör bir yapı olmaktan çıktı. Lağvedilen Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kadın sığınmaevi hizmetlerinin bağlı olduğu Kadın Hizmetleri Daire Başkanlığı KSM’ye bağlandı. Genel Müdürlük, Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlükleri bünyesinde yerel uzantıları olan bir icracı birime dönüştü. Politika üreten, devletin tüm birimleri arasında eşgüdüm sağlamakla görevli olan KSGM, bu özelliklerinden uzaklaştırıldı, büyük ölçüde “şiddet mağduru” kadınlara yönelik hizmetlerle uğraşan bir devlet kuruluşu haline geldi.
 
Aslında AKP ile kadın hareketi arasında ideolojik bir uzaklık/farklılık bulunduğunu başından bu yana biliyoruz. Ama KHK’lerle başlayan süreç, bize, mağdurlarla sınırlı yaklaşımın 3.dönemin temel özelliği olacağını gösteriyor, duyuruyordu. KHK’lerle Meclis denetiminin tamamen dışında bir bakanlık yani merkezi devlet sisteminin kurulması, demokratik yöntem ve kurallardan uzaklaşmanın ta kendisiydi. Ve, kadının adının, yerinin, geleceğinin başka bir şekilde tarif edildiği bir sayfa açılmıştı. Ama 2004-2005’te Töre ve Namus Cinayetleri, Kadına ve Çocuğa Yönelik Şiddet Meclis Araştırması Komisyonu’nun başkanlığını yapmasıyla tanıdığımız, çalışkanlığına tanık olmakla heyecanlandığımız, kadın örgütlerine yakın durmaya gösterdiği özenle ilgimizi ve sevgimizi kazanan Fatma Şahin’in Bakan olması, bu gelişmeyi tespit etmemizi bir anlamda geciktirdi. 2012’de yaşadığımız, hepimizin adeta ezbere bildiği 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un yenilenerek 6284 sayılı Kanun haline geldiği süreçte, teşbihte hata olmaz, ayıldık.
 
2012 boyunca, demokratik yöntem ve kurallardan uzaklaşmanın sayısız örneğine tanıklık ettik. Gelinen noktada durum şudur: Başbakan ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kadın karşıtı söylemine AKP kurmayları, bakanlar, bürokratlar “hayır” diyememektedir. (gel de başkanlık sisteminden korkma!) Başbakan, “kürtaj cinayettir” derse, AKP korosundan “Kürtaj yaptıran kadın anne değil katildir.”, “Kadın bebeğin mongol, down sendromlu ya da başka bir ağır sağlık sorunu olduğu belirlenmiş olsa da doğurmalıdır.”, “Bebek tecavüzden olsa da, yaşama hakkı vardır, doğmalıdır.” sesleri yükselmektedir. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı bu koroya her zamanki uç üslubuyla katılarak, “Yok öyle. Hem kendi keyfine çocuk peydahlayacaksın hem de hayatını alacaksın çocuğun. Çocuğa kıyacağına kendi canına kıy.” bile diyebilmektedir. (Kadının yaşamını bunca değersiz gören bu koronun bu bebeklerin biyolojik babaları için tek bir söz etmemiş olmalarının anlamını dikkatinize sunuyor, değerlendirmenize bırakıyorum.)
 
Hükümetle aramızdaki uzaklığın artması, devletin de biz kadınlardan uzaklaşmasını berberinde getiriyor. Sonuç, devletin bizim cinsiyetimizden kaynaklanan sorunlarımız başta olmak üzere sorunlarımıza ilişkin sorumluluklarını yerine getirmemeye devam etmesi, bu eşitsiz hayatın bir kader olarak yaşanıp gitmesidir.
 
Bu tespitin en çok, en ağır hissedildiği alan, kadına yönelik şiddettir.
 
Özellikle de kadın cinayetleri, tecavüzler, küçüklerin cinsel nesneler olarak alınıp satılması gibi ağır şiddet türlerinde olup bitenler açısından 2012’nin sicili oldukça kötüdür. 2012’de kadına yönelik şiddet olayları hiç hız kesmeden, hatta artarak yaşandı. 2011’de Adalet Bakanı son yedi yılda kadına yönelik şiddet sonucu kadın ölümlerinin yüzde 1400 arttığını açıklamıştı. 2012’de de TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nun Kadına Yönelik Şiddet Alt Komisyonu Raporu’nda, son üç yılda kayıt altına alınan kadına yönelik şiddet vakaları sayısının 48 binden 80 bine çıktığı, yani yüzde 60’lık bir artış olduğu kaydedilmiştir. 2012 Eylül’de İstanbul Barosu Kadın Merkezi’ne yapılan şiddet nedenli kadın başvurusu sadece bir aylık sayı olarak 5 bini aşmıştır. 2012’de günlük gazetelere bakmak adeta ürkütücü bir hal almıştır. Çünkü her gün ortalama beş haberde eş, sevgili, baba, ağabey, eski koca, eski nişanlı gibi bir yakın erkek tarafından bıçaklanan, ateşli silahla ya da bir kimyasalla ağır yaralanan, öldürülen, ailenin aynı odaya zorla koyması sonucu tecavüze uğrayan kadınlardan söz edilmektedir. Yazılı ve görsel basında yer alan bu haberlerle neredeyse “kadınların değişmez kaderi”ni hergün öğreniyoruz. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’nun 2012’de açıklanan kız çocuk konulu araştırması Türkiye’deki her üç evlilikten birinin çocuk evliliği olduğunu oraya koydu. Mardin’de 4-5 yıl önce yaşanan 13 yaşındaki N.Ç. vakasının birçok benzeri 2012’de haberler arasında yer aldı. Sakarya’daki Ö.C. olayında küçük kızla cinsel ilişki kuranlar arasında emniyet amirleri, polisler ve başka kamu görevlilerinin de olması, devletin sorumluluğunu yerine getirmekle görevli olanların içinde bulunduğu acıklı hali gözümüze soktu. Konya’da eski erkek arkadaşı tarafından silahlı saldırıyla öldürülen 27 yaşındaki Gülşah öğretmene görev yeri olan Van’da Vali Yardımcısı tarafından “En kötü ihtimalle ölürsün” denmiş olması da, Türkiye CEDAW Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiyesi Sözleşmesi’nin gerekten tarafı mı diye düşünmeye yol açacak kadar derin bir iz bıraktı. Tanık koruma programından yararlanmasına karar verilen kadınlar için yeni kimlik çıkartmanın bile sağlanamadığı bir yıldı 2012.
 
2012’de kadına yönelik şiddetle demokratik katılımın yanyana geldiği önemli bir deneyim yaşadık: Bu 4320 sayılı Ailenin Koruması Kanunu’nun yerini alan 6284 sayılı yeni Kanun’un çıkarılması sürecindeki deneyimdi. Bakan Fatma Şahin’in davetini olumlu karşılayan kadın örgütleri, alandaki bilgi ve deneyimlerine dayanarak geliştirdikleri somut önerilerle katıldıkları bu süreçte ciddi bir şekilde hayal kırıklığına uğramışlardır. Yeni Kanun’un getirdiği bazı olumlu gelişmeler olmakla birlikte, Hükümet kadın örgütlerinin önerilerine itibar etmemiştir. Gelinen noktada şiddete uğramış kadınlara yönelik Bakanlık hizmetlerinin organizasyonunda ve sunumunda kadın örgütlerini dışlayan bir yapılanma ortaya çıkmış durumdadır.
 
2012’de yaşanan ve kadın hakları mücadelesinde AKP’yle çatışmalı bir döneme girildiğini gösteren bir kaç örnekten daha söz etmekte yarar var. Bu örneklerin hepsi tek taraflı bir AKP belirleyiciliğine, daha doğrusu Başbakan’ın tek kişilik belirleyiciliğine dikkatimizi çekiyor. Başbakan, sezaryenden hoşlanmıyor; sonuç, sezaryen zorlaştırılıyor.
 
Başbakan 3-5 çocuk doğurun diyor, Bakan Fatma Şahin’den başlayarak herkes bu zorlamaya bir kılıf, mantıklı bir açıklama bulmaya çalışıyor. Başbakan kürtaja karşı olunca, mesela kürtaja karşı olan doktora görevi gerektirse de olsa kürtaj yapmama hakkı veren bir kanun hazırlanıyor. Mesela Siirt’te kürtaj yapabilecek tek doktor mahalle baskısı sonucu kürtaja karşıyım diyorsa, kürtaj olması gereken kadınlar ne yapacak? Kimseyi ilgilendirmiyor. Yahu bari özel durumlar için bir hüküm koyalım diyebilen cesur yürek aransa da bulunamıyor. 4+4+4 olarak bilinen (Başbakan’ın deyişiyle 444) zorunlu temel eğitime ilişkin yasal düzenlemede ilk 4’ten sonra okula devam zorunluluğu öngörülmemişti. Bu özellikle kız çocuklar için ilk 4 yıldan sonra okula devam etmemeye yol açacak bir gelişmeye yol açacaktı. Kanun Tasarısı yurt içinden ve dışından büyük tepki alınca ikinci 4 için de okula gitme zorunluluğu Kanun’a kondu. Bu örnekte de Başbakan’ın (Genel Başkan’ın) dediğinin dışına çıkabilen, en azından eleştirebilen, öneri getirebilen bir AKP’ye tanık olmadık. Zaten sonuç da kız çocuklar için 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitimin 4+4 olarak zorunlu olması anlamına gelmektedir. Yani zorunlu eğitim süresinde bir ilerleme olmamıştır. İşgücüne katılmayı artırmak hedefli çok sayıda proje uygulanmakta olmasına rağmen, yaratılan işler güvencesiz, kötü kalite işler… Özel idarelerin her yıl temizlik, orman ve yol kenarları bakım işleri gibi arızi işlere geçici süreli işçi alma yoluyla yarattığı istihdam neredeyse kamu işlerini yaptırarak sosyal yardım verme niteliği almış bulunuyor. Zaten en az 3 çocuk doğurun diyen Başbakan’ın çocuk bakım hizmetlerinde herhangi bir gelişme sağlamadığı, 3 yaşına kadar annenin çocuğuna bakmasının kutsallığından, en iyi bakım olduğundan söz ettiği de dikkate alındığında, kadın istihdamını desteklediğine inanmak zor. Örnek mi? Buyurun: Biz kreş gibi bakım destekleri beklerken işyerinde kreş açma mecburiyeti 150 kadın çalışandan 200 kadın çalışana yükseldi. Bakan Fatma Şahin, aileye verilecek kreş desteğinden söz edileli aylar oldu, ama hiçbir uygulama, bir ilerleme görmedik, duymadık.
 
2012’deki en olumlu gelişmeler Ayşe Paşalı davasının, kümeste diri diri gömülen Medine Memi davasının ağırlaştırılmış müebbet ile sonuçlanmış olmasıydı. Ağrı’da 2012 Temmuz’unda 30 kiloya düşmüşken ölen Melek Karaaslan’ın davası başta, bildiğimiz onlarca kadın cinayeti davasının da böyle sonuçlanmasını umarak bekliyor, izliyoruz. Ancak bu olumluluk bile devam etmemiş, 2013’ün ilk aylarında 6411 sayılı Denetimli Serbestlik Kanunu’yla anlamını kaybetmiştir. Ağır ceza alanlar bile –kadın örgütlerinin uyarılarına rağmen- infazdaki değişikliklerden yararlanabilmiştir. Verilen mesaj açık ve nettir: kadına yönelik şiddeti görmezden gelebiliriz, olmadı hafifletici nedenler buluruz, olmadı infaz yöntemlerinde değişiklik ile biz zaten durumu hafifletiriz.
 
Özetle 2012, kadın hareketinin önünde iktidarla çatışmanın olduğunun habercisi bir yıldı. 2013’te de gergin bekleyişimiz devam ediyor 
0
Yorumlar...