103 yıl sonra, 135 ülkenin 124. sırasındaki kadınları olmak! Kadın ve Yaşam
8.3.2013 02:27:07, Hamiyet ÇELEBİ

Biz kadınlara ait bir güne sahip olmamızın üstünden 103 yıl geçti! O zamanlar 8 Mart, 2. Enternasyonal’in Sosyalist Kadınları tarafından “Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü” ilan edilmişti. Ardından Birleşmiş Milletler’in erkek diplomatları da bize bir armağan vermek istedi ki 36 yıl önce 8 Mart’ı “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlamamıza karar verdi.
 
Bugün belki 1857 'de ki gibi kapısına kilit vurulan fabrikalarda yüzlerce kadın yangınlarda can vermiyor ama kadın bedenleri çok daha yaygın ve girift “modern baskılar” yangınların benzini oluyor.
 
O günlerden bu günlere kadınların bir takım kazanımı oldu kuşkusuz. Ancak kadın yaşamının “normalleşmesi” önündeki ciddi engeller hâlâ orta yerde duruyor. Bahse konu Kürdistan ve Türkiye’de yaşayan kadınlar olunca durum daha da vahimleşiyor.
 
Örneğin 135 ülke içinde cinsiyet eşitliği açısından küresel bir değerlendirme yapan, her yıl yayımlanan Dünya Ekonomi Forumu’nun Küresel Cinsiyet Uçurumu 2012 raporuna göre Türkiye önceki yıla göre iki basamak geriledi ve 135 ülke arasında 124. sırayı aldı.
 
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'na göre Türkiye'de her 5 kadından 2'sinin şiddete maruz kaldığı, AKP iktidarı döneminde kadın cinayetlerinin % 1400 artış yaşandığı, yılın ilk 11 ayı içerisinde 147 kadının katledildiği, birçok kadının mobinge uğramış.
 
Türkiye’de yaşayan Kürd kadınlarına mahsus herhangi bir istatistiki çalışmanın olmaması nedeniyle bu rakamların hangi oranda Kürd kadınlarının durumunu ifade ettiğini söylemek oldukça güç. Ancak şu da bir gerçek ki Türkiye’nin siyasal ve hukuksal sistemi Kürd kadınlarını da direk etkilemektedir. Hatta Kürdistan’ın birçok gelişmenin dışında tutulması, geri bırakılmış olması hasebiyle yukarıdaki rakamların önemli bir bölümünün onları kapsadığını söylemek bir iddianın ötesinde olacaktır. Dolayısıyla kadın cinayetlerinden, kadına yönelik şiddetten en çok Kürd kadınlarının etkilendiğini söylemek abartı olmayacaktır.
Türkiye’de 2012 yılının en talihsiz tarafı ise kadın kazanımlarının geri alınmaya teşebbüs edildiği bir yıl olması oldu.
 
Kadınlara “üç çocuk, beş çocuk” dayatmasında bulunan Başbakan kürtaja da karşı olduğunu beyan etti. Kürtajın cinayetle eş değer, tecavüzden de daha büyük bir suç olduğu cümleleri sürekli ifşa edildi. Bu görüşlerin sadece siyaset erbaplarının cümlelerinden ibaret olmadığını süreç içinde gördük. Yasal bağlamda hiçbir engel olmamasına rağmen, kürtaj yaptırmak isteyen kadınların önünü yasalar değil ama sağlık mekanizmasının kestiğini gördük. Örneğin Van’da doktorların riskli sağlık gerekçesine rağmen hamile kadınlarının gebeliğini sonlandırmadığına tanık olduk. Keyfi uygulamalar iktidarın en yüksek kademelerinden yükselen söylemlerinden de güç alarak hakim ola geldi.
 
Tüm isteğine rağmen, toplumsal tepki üzerine kürtaj yasağını çıkaramayan hükümet “sadece tıbbi zorunluluk bulunması halinde doğumun sezaryenle yapılmasını düzenleyen” yasayı kaşla göz arasında çıkarıp kadınların nasıl doğum yapacağına bile kendi karar verdi.
Yapılanlar bununla kalmadı: Yalnız evli kadınlar şiddete karşı koruma altına alınırken eşi ölmüş kadınlara son derece komik maaşlar bağlandı, evli olmayan kadınlar bu haklardan mahrum bırakıldı.
 
“N.Ç Davası, Utanç Davası” ve diğer benzer davaların durumu ortada. Sanıklar ya beraat etti, ya tahrik indiriminden faydalandı. Şiddete karşı çıkan onurlu kadınlar ise baskıyla, devletin biber gazları ve haksız davalarıyla karşılandı. Tecavüze maruz kalan kadınlar mağduriyetleri bir yana, köhne zihniyetlerin karanlık dehlizlerinde, suçun azmettiricileri olarak kabul gördü. Yüce(!) adalet sistemi köhne ve karanlık yüzünü ise gizlemeye bile gerek görmedi.
 
Eğitimde 4+4+4 sistemiyle çocuk yaşta evliliklerin önü açıldı. Okullaşma oranı kadınlarda son derece aşağı seviyelerde iken bu sistem ile kadınlar bile isteye okullaşmanın dışına itildi. Okullaşma oranının Kürd kızları açısından en alt seviyelerde seyrettiği olgusu karşısında bu sistemin onların durumunu daha da içinden çıkılmaz bir hale büründüreceği aşikar. Kürd kadınları bu yasa “sayesinde” artık her zamankinden daha çok eğitime erişim hakkından mahrum. Bu yasa “sayesinde” Kürd kızları artık daha çok “çocuk gelin” adayı olmaya yakın.
Sosyal, siyasal, ekonomik yaşamın tüm etkin basamakları dışına itilen kadınlar yeni anayasa sürecinde de devre dışı bırakıldı. 12 kişiden oluşan Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda sadece bir kadına yer verildi. Yasaların “anası” bile sadece erkeklere emanet edildi.
 
Bir soru önergesine cevap veren Adalet Bakanlığı cezaevlerinde 31 Ocak 2012 tarihi itibariyle bin 725 tutuklu, 3 bin 3 hükümlü kadının bulunduğunu, 9 Mart 2012 tarihi itibariyle cinsel taciz ve sarkıntılık iddiaları ile ilgili 5 cezaevinde cinsel saldırı iddialarının gündeme geldiğini, bahsettiği cinsel saldırı olaylarında da yapılan soruşturmalar sonucunda "kovuşturmaya yer olmadığına" karar verilip herhangi bir idari soruşturmanın başlatılmadığını açıkça beyan etti. Bu vahim tabloya geçtiğimiz aylarda çıkarılan 3. Yargı Paketi tuz biber ekti, kadınlara yönelik cinsel saldırı suçlarının hükümlüleri tek tek serbest bırakıldı.    
 
Kadına yönelik şiddeti önlemek için sığınma evleri sorununa ise yetkililer adeta gözlerini kapar oldu. Korumasız kadınlar devletten yardım isterken devlet yer yetersizliği “gerekçesiyle” kadınları ölümle yüz yüze bıraktı. Kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla çıkarılan kanun bile kadını değil aileyi koruma felsefesiyle kaleme alındığını daha ismiyle ayan beyan ortaya koymuşken, kadın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak ve uygulamada birçok sorunların yolunu açacak bir sistemin de önünü açtı.
 
Yoğunluklu olarak kadınlara karşı işkence ve taciz suçlarını işlediğinin kanıtlanmasına rağmen Sedat Selim Ay, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi Müdür Yardımcılığı görevine neredeyse tüm toplumun karşı çıkmasına rağmen getirildi. Oysa O’nun döneminde Kürd, Türk onlarca tutuklu kadının cinsel taciz, tecavüz ve bilumum işkencenin tezgahından geçtiği hâlâ hafızalarımızda canlılığını korumaktadır.
 
Yakın bir zamanda  “Anadilde savunma hakkı”nı da içeren yasa yürürlüğe girdi. Bu yasayla anadilde savunmanın önündeki tüm engeller kaldırılmadığı gibi kadınlar aleyhine olacak yeni düzenlemeler getirildi. Hükümlülerin cezaevinde eşleriyle görüşmesi, bu görüşmeler sonucu gebe kalan kadınlara geçici infaz ertelemesi “hakları” tanındı ancak Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yer alan suçlardan hükümlü kadınlar negatif ayrımcılığa uğrayarak  bu hakkın kapsamı dışında bırakıldı. Bu durum öncelikle analık hakları ile çocuk hakları bakımından yeni “tip” ihlal olacak ve açıkça ayrımcı muameleye yol açacaktır. Kürd kadınlarının potansiyel “terör” zanlısı addedildiği, yakın zamanda KCK dosyalarında onlarca Kürd kadınının “terörist” yaftasıyla yüz yüze kaldığını hatırlarsak bu yasanın sonuçlarının en çok hangi kesim kadınlarda tezahür edeceğini tahmin etmek güç olmasa gerek.
 
2013 yılının 8 Martı’nda Kürd kadınlarının güncesine geçmiş yıllardan devredilen anaların da acılarını unutmamak gerek. Barış Anneleri, Cumartesi Anneleri, Roboski Anneleri çığlıklarını bu 8 Mart’ta da duyuramamakta, yana yakıla yakınlarının hesabının ödenmesini beklemekte.
 
Özetle Türkiye, 2013 yılının 8 Martına Türkiye’de yaşayan tüm kadınlara geçmiş yılların da tortusu üzerine inşaa ettiği hak ihlalleri yığınını teslim etti. Eğer çetelesini tutma imkanımız olsaydı Kürd kadınının bu teslimatta en ağır hasara uğradığı da açıkça ortaya çıkacaktı.
Evet; Sosyalist Kadınlar Konferansı’nın 8 Mart’ı “Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü” ilan etmesinin üstünden 103 yıl geçti. Birleşmiş Milletler ise 8 Mart’ı tam 36 yıl önce “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmamıza karar verdi! Dünden bu güne kadın yaşantılarında elbette olumlu gelişmeler yaşandı. Ancak genel tablo bu ilerlemeye rağmen hâlâ flu ve hâlâ yara bere içinde.
 
Kadınların yaşadıkları elbette miras olarak gelecek kuşaklara devredilmek zorunda değil. Kadınlara yönelik her türden ayrımcılığa karşı tedbirler almak; onların herhangi bir alanda, insan hakları ve temel özgürlüklere erişimini engelleyen “ayrım, dışlama ve kısıtlamadan” korunmalarını sağlamak öncelikle devletlerin görevidir. Bu bağlamda tüm hakların tanınması, korunması ve ihlal edenlerin kovuşturulup, cezalandırılması konularında devletler, hem kendi davranışlarından hem de yetki alanları içindeki özel ve tüzel kişilerin davranışlarından sorumludur. Temennim odur ki devlet hiç değilse 2013 yılının 8 Martı’ndan sonra bu görevlerini layıkıyla yerine getirebilsin.
Kürd, Türk cümlesi tüm kadınların beklentisi bu yöndedir.
0
Yorumlar...