"Teos Bağ ve Şarap Çalıştayı" Ekoloji
8.10.2010 14:00:09, Tayyar Beygo

Çalıştay, ana tema olarak Seferihisar'ın "Sakin Şehir" (cittaslow) olması ve buna uyumlu olarak "Yavaş Yemek" (slowfood) kavramının yerleştirilmeye çalışılması ile ilişkilendirilmişti.

Bilindiği gibi Seferihisar, İtalya'da başlayıp dünyadaki pek çok ülkede destek kazanan "Yavaş Hareket"e (Slow Movement) katılarak Aralık 2009'da sakin şehir ilan edilmiş ve halen Türkiye'deki tek sakin şehirdir. Sakin şehirlerin ayrılmaz bir parçası olan yavaş yemek kavramı da, geçtiğimiz on yıllar boyunca dünyayı büyük bir hızla sarmış ve hala sarmakta olan "fast food"a bir tepki ve karşı hareket olarak nitelendirilebilir. İtalya'nın başkenti Roma'da tarihi İspanyol Merdivenleri'nin yakınlarında açılmak istenen McDonald's restoranına karşı "bizim spagettimiz var, hamburgere ihtiyacımız yok" sloganıyla başlayan hareket, yavaş yemek kavramına dönüşmüştür. Zaten yavaş yemek hareketi, yerel bitki ve hayvan türlerini muhafaza etmeyi, geleneksel yemek ve içecekleri korumayı, gıdanın küreselleşmesine ve tek tipleşmesine direnmeyi amaç edinmiştir. Çalıştayda da şarap ve bağcılık  bu zeminde ele alındı ve şarabın yemek kültüründeki yerinin yanı sıra yavaş yemek kavramı içindeki önemi vurgulandı.
 
Samos adası Belediye başkanı Çalıştayın açılış konuşmacılarının ilkini yaptı. Seferihisar veya ülkemizde şarap üretimi yapılan herhangi bir bölge için örnek teşkil etmesi açısından Samos Adası'ndaki modeli aktardı. Samos Adası’ndaki tüm üreticilerin şarap üretiminde 1934 yılında kurulmuş olan kooperatife  üye olduğunun ve bölgede üretilen tüm şaraplık üzümü bu kooperatifin işleyerek  pazarladığının altını çizdi.Şaraplı üzüm üreticileri böylelikle üzümüne pazar aramaya çalışan üretici olmaktan çıkıp,aynı zamanda şarapta üreten ve kaliteli şarap üretimi için  yatırım yapan bir kurumsal yapı olarak pazardaki yerini alıyor. Belediye başkanının verdiği  bilgiye göre kooperatif sayesinde tescil edilen ve ünlenen ada şarabı, beş yıl meşe fıçılarda dinlendiriliyor ve özellikle kuzey şarabının tamamı Fransa'ya gönderiliyor.
 
Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, konuşmasına Teos'un Dionysos'un memleketi olduğunu hatırlatarak başladı. Seferihisar'da bulunan Teos antik kentinin tapınağında şarap  tanrısı Dionysos ‘un  bir elinde asası, diğerinde Kantharos (içki kabı)  tutan bir heykeli bulunması bunu doğrulamaktadır. Bağcılığın ve şarapçılığın Seferihisar'da bu denli eski ve köklü bir gelenek olmasına karşın kentte bağların sökülerek yerlerine mandalina bahçeleri dikilmesine dikkat çeken Soyer, bu çalıştayı “şarap ve bağcılığa geri dönüş çalıştayı” olarak nitelendirdiğini belirtti. Başkan Soyer konuşmasını "Hayat kötü şarap içilecek kadar uzun değil" diyerek noktaladı.

İzmir Vali Yardımcısı Haluk Tunçsu da konuşmasında İzmir'in hem destinasyon olarak hem de turizmle ilişkilendirilmesi açısından büyük bir öneme sahip olduğunu, ancak girişimcilerin bu alanda ürkek davrandığını belirtti. Kültür ve Turizm Bakanlığı Araştırma ve Eğitim Genel Müdürü Mahmut Evkuran  da destekler anlamında "gecikmeyi telafi etmek" amacında olduğunu söyledi. Bu konudaki ilk adımın, bu çalıştayın kayıtlarının incelenmesi, değerlendirilmesi ve bakanlık tarafından yatırımlara dönüştürülmesi olacağını belirten Evkuran, “ileriki aşamalarda yerel yönetimler, sivil toplum örgütleri ve bakanlığın bir araya gelerek ortak çalışmalar yürütülmesi gereğinden” söz etti.
 
2011 yılı için uluslararası çalıştay ve festival yapılacağını söyleyen genel müdürün konuşmasının ardından Ege Üniversitesi'nden Prof Dr. Ersin Doğer bağ ve şarabın tarihi değeri ile ilgili bir konuşma yaptı. Antik çağda ve Hristiyanlıkta ekmek ve protein içeren diğer gıdalarla birlikte kutsal sayılan şarabın bu değeri nasıl elde ettiğini anlattığı konuşmasında “Antik çağda bir kaba su diğer bir kaba üzüm şırası konarak bekletilir. Zaman içinde su hiç kıpırdamaz, içinde bakteriler üremeye başlar; yani su durduğu yerde kirlenmiş ve sağlığa zararlı hale gelmiştir. Diğer tarafta ise şıra şaraba dönüşmüş, sürekli olarak hareketli yapısını korumuş, içinde bakteri veya zararlı bir canlı üremesine izin vermemiş ve sağlığa yararlı hale gelmiştir. İşte bu yüzden antik kültürde su değil şarap kutsal kabul edilmiştir. Anadolu, şarabın anavatanı olan İran'ın komşusu olarak M.Ö. 3500 yılından bu yana şaraba ev sahipliği yapmaktadır. Hititler de dahil olmak üzere Anadolu medeniyetlerinin pek çoğunda da kutsal kabul edilip dini törenlerde kullanılan şarap, M.Ö 700 yılı itibariyle bir ihraç malı haline gelmiştir. Bu dönemde ve şarabın aristokratlaştığı Hellenistik dönemde Teos'ta ve çevresindeki şehir devletlerde üretilen İon şarabı ulaşılmaz bir içeceğe dönüşmüştür. Cumhuriyet dönemine geldiğimizde, 1922'den bu yana bağ bozumu şenliklerinin düzenlenmediğini, yerli şaraplık üzüm ırklarının korunmadığını ve geliştirilmediğini”  vurguladı ve “Kula gibi çok önemli üzüm yetiştirilebilir volkanik havzaların potansiyelinin kullanılmadığını görüyoruz. Bu noktada Prof Dr. Ersin Doğer'in yaptığı saptamaya göre aşağıda bağcılık ve üzümcülük anlamında çok derin ve büyük kökler olduğu halde bizim bu köklerle buluşamadığımız yönündeydi, oysaki üzüm yetiştiriciliğinde de esas olan köklerin sağlamlığı ve topraktan ne kadar çok verim sağlayabildiğidir” diyerek önemli bir konuyu dile getirdi.
 
Slow food Türkiye temsilcisi Aylin Öney Tan slow food'un gelişimi ile ilgili bilgiler verirken, özellikle bu hareketin geleneksel gıdayı koruma amacına dikkat çekti. Yerel hayvanlığı da geliştirme misyonu taşıyan slow food hareketinin, "Bu hayvanları seviyorsak onları yemeliyiz" sloganıyla yerel hayvan ırklarının üretimi ve korunmasına destek olduğu belirtildi.
 
Gusto Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Yalçın, ülkemizde 1940larda deneme şarap evlerinin kurularak sonraki yıllarda yatırıma dönüştürülmek amacıyla bir bağcılık ve şarapçılık altyapısının oluşturulduğunu ancak daha sonra bunun yeterince kullanılmadığını anlattı. Yalçın, Türkiye'de şarapçılığın bir sektör ve yan kolları ile birlikte gelişiminin ne yönde olabileceğini ve bu konudaki engelleri konuşmasında geniş yer verdi. Şarapçılığın yoğun olarak yapıldığı diğer ülkelerde kaliteli şarap fıçılarının ikinci el olarak yine şarapçılıkta kullanıldığını, daha sonra brendi ve viski yapımında değerlendirildiğini, son olarak da füme balık üretiminde kullanılarak bir fıçıdan en fazla yarar sağlandığını aktardı. Ülkemizde cibreden alkol edilmediğini, brendi üretiminin olmadığını, fıçı ustası getirtmek suretiyle üretim yapılabilceği halde fıçıların ithal edildiğini anlatan Yalçın, özellikle halk kooperatiflerinin ve dökme şarapçılığın eksikliğine vurgu yaptı.
 
Eğitmen ve otelci Osman Serim, konuşmasında şarap ile turizm ilişkisi üzerinde durdu. Şarabı servis edecek nitelikli personel eksikliğinin altı çizildi, bu konudaki eğitim eksikliğne dikkat çekildi. Serim, şarabın turiste göre gelişmeyeceğini, uygun yemeklerle birlikte servis edilecek kaliteli şarabın ilgili turisti çekeceğini belirtti. Bunun gerçekleşmesi için ürün-tarif-yöntem üçlüsünün kilit formülü oluşturduğunu söyleyen Serim, Türkiye'deki et yemekleri envanterinin çıkarılmasının bu yönde önemli bir adım olabileceği görüşünde.
 
Ege Üniversitesi'nden Doç.Dr. Ertan Anlı, konuşmasına "şarap, toğrağın güneşten olma oğludur" diyeren başladı. Avrupa'da ortalama 55 litre olan şarap tüketiminin ülkemizde 1 litre civarında olduğunun ve bunun da yaklaşık yarısının turistler tarafından tüketildiğini belirtti ve şarabın bir kültür içkisi olduğuna dikkat çekti.
 

Yavaş hareket, sakin şehir ve yavaş yemek kavramlarının amaçları ve temel direkleri arasında yer alan "çevre" faktörünün bu çalıştayda eksik kaldığını gördük Oysa ki çevre ile dost üretim şekillerinin geliştirilmesi, ekosistemin ve çeşitliliğin korunması gibi amaçlar bu hareketlerin temelindeki misyonlar arasında yer almaktadır. Çevre ile ilgili mesleki kurumlardan, üniversitelerden ve sivil toplum örgütlerinden katılımcılarla bu temel sağlanabilirdi, Tabiî ki  Kültür Bakanlığı'nın Şarap ve Bağcılık konusunda yapmış olduğu bu çalıştay oldukça önemli ancak Çalıştayın eksiklikleri de en az onun kadar önemli.Ülkemizde ki yanlış tarım ve çevre politikalarının bağcılığı ve şarapçılığı nasıl açmaza soktuğunu düşündüğümüzde bu çalıştayda,Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın yanısıra, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın da dahil olmaması  bütünlüklü bir politika oluşturulamamasına neden olmakta.Çalıştay’dan İzmir’e dönerken Efem Çukuru’na uğradım.Orada üzüm üreticileri ile konuştum.İki yıldır üzümlerini ihracatçıların almadığından bahsettiler. Üzümlerinin üzerine  Efem Çukurundaki altın madeninin tozlarının kapladığını,kalite kaybına yol açtıklarını bu nedenle de ihracatçıların üzüm almadığından bahsettiler.Bu nedenle gelir kaybına uğradıklarını söylediler.Bu en küçük örnek bu sorunlara köklü bir çözümün bütünlüklü bir politikayla mümkün olduğunun göstergesi.

Yorumlar...