Kürt Sorununun Tarihi ve Çözüm Yolları (I) Kürt Sorunu
3.11.2010 17:00:37, Mahmut Balpetek

Tarihte Kürdistan terimi ve ilk yazılı eser

1-İdari bir birim olarak: Büyük Selçuklu Sultanı Sancar Bey, merkezi bugünkü İran’da Hemedan kentine yakın Bahar kentini merkez alan ‘’Kürdistan Eyaleti’’ni kurdu.  XII. Yüzyılda, bir idari birimdi ve atanan ‘’Bey’’lerle yönetildi. Sınırları Kirmanşah, Kuzey Irak ve Diyarbekir’e varıyordu.
2- Coğrafik olarak: Arap ve İran kaynaklı eserlerde yöre için ‘’Kürdistan’’ adı kullanıldı. Hamdullah Mustafa Kazvini’nin Nüzhet’ül Külüb eserinde bu eyaletteki kentlerden ‘’Kürdistan’’ diye söz edilmektedir. XII-XIII Yüzyıl Arap yazarlarının eserlerinde de bu yöre için ‘’Kürdistan’’ ifadesi coğrafik olarak kullanılmıştır. 
Ehmedé Xani (Ahmed-i Hani), yaşadığı dönemde, bulunduğu coğrafyanın edebiyat dili olan farsça ve Osmanlıcaya karşın ‘’MEM U ZİN’’ eserini Kürtçe yazmıştır. Ozan bu kitabı 1695 yılında tamamlamıştır. El yazması kitap, yirmi adet olarak tedavüle sokulmuştur. Ehmedé Xani’yi, tarihteki diğer Kürt yazarlardan farklı kılan da bu yönüdür. Kürtçe bu ve benzer sınırlı yayın okunabilen örnekler dışında günümüze kadar 'Dengbej'lerin (seda söyleyen) söylediği ‘’kelamlar’’ ve annelerin çocuklara aktarımı ile gelmiştir. Yani Kürt dili varlığını büyük ölçüde ‘Dengbej’lere borçludur. Bizim coğrafyamız dışında dünyanın hiçbir yerinde ‘’Dengbej’’lik kurumuna benzer bir kurum olduğunu sanmıyorum.
Osmanlı Devleti ve Kürtler
Osmanlı Devleti’nin Kürtlerle teması, Yavuz Selim dönemindedir. Yavuz, Kürt coğrafyasının askeri yoldan fethine girişmek yerine, İdrisi Bitlisi aracılığı ile Kürt beyleriyle anlaşma yolunu tercih etmiştir. Kürt beyleri, özel bir statü ile yarı bağımsız bir konum almıştır. Bölge tımar sistemi dışında bırakılmış; dolayısıyla vergi ve asker toplanmamıştır. “Müslüman evladı” devşirilmediği için, Kürt ailelerin çocuklarından da kimse devşirilmemiş; böylece Osmanlı klasik sisteminin etkisinin devam ettiği 18. yüzyıla kadar, Kürtler için Osmanlı bürokrasisi içinde yükselmenin bu kanalı kapalı kalmıştır. Asker toplanmadığı için, önemli ailelerin devşirme mekanizması dışından “paşa” çıkarması mekanizması da söz konusu olmamıştır. Kürtler için, devlet mekanizmaları içinde yükselmenin ve Osmanlı olmanın yegâne yolu, başta Araplar olmak üzere, Osmanlı tebaası bütün Müslüman halklar için geçerli olan ulema içinde yükselme yoludur. Bu yolun sıklıkla kullanıldığı ve parlak örneklerin ortaya çıktığı söylenemez.
Kürt coğrafyası, tarih boyunca farklı egemenlikleri yaşamıştır. Pers, Roma, Arap-İslam Emevi, Abbasi, Büyük ve Anadolu Selçuklu, Safaviler gibi devletler Kürt coğrafyasında egemen olmuşlardır. Ancak ilk büyük ve kalıcı bölünme, Osmanlı ile Safaviler arasında 17. yüzyıl ortasına doğru yapılan Kasr-ı Şirin Anlaşması (1639) ile gerçekleşen paylaşımdır. Böylece Osmanlı Kürdistan’ı ile İran Kürdistan’ı, hemen hemen bugünkü sınırlarla bölünmüştür. Burada tek değişiklik, gene Kürtlerin baskı altında tutulmasını zorlaştırdığı için,   Cumhuriyetin ilk yıllarında İran’la yapılan toprak değişimi yoluyla sınırın düzeltilmesidir. Küçük Ağrı dağı böylece Türkiye topraklarına katılmıştır.
Kürt sorununun çıkışı
Esas olarak, Kürt sorununun ortaya çıkışının temelleri, II. Mahmut’un (1808-1838), Osmanlı İmparatorluğu’nu, “merkezi bir monarşi”ye dönüştürme projesi ile ortaya çıkmaya başladı. Osmanlı Kürdistan’ının da, vergi ve askerlik mükellefiyetine tabi kılınmak istenmesi, Kürt egemenlerinin şiddetli itirazlarıyla karşılaştı.
II. Mahmut dönemi ağır siyasi krizlerle geçti.  Kabakçı Mustafa isyanını bastıran Alemdar Mustafa Paşa tarafından tahta çıkarılan II. Mahmut, Sırp İsyanı ve Osmanlı Rus Savaşı, Mora İsyanı/Yunanistan Bağımsızlık Savaşı, Vahabi Ayaklanması ve nihayet Kavalalı Mehmet Ali Paşa Ayaklanması ile geçen 30 senenin sonunda öldü. Felaketli hükümdarlığı döneminde, “merkezi monarşi” inşası yolunda, çok sayıda reform gerçekleştirdi. Bunların arasında, Kürtlerin hayatına getirmek istediği köklü değişiklikleri de saymak gerekir.
Arazi kararnamesi ve etkileri
Kürt’ler Yavuz Selim döneminden başlayarak, yarı bağımsız olarak   ‘’Mir’’ler aracılığı ile yönetilme biçimlerini, Osmanlı “Mir’’ kurumunu, kanlı bir biçimde derdest ederek sonlandırmıştır. ‘’Mir’’lerin elindeki erki,   kendine direkt bağlı olarak, ağalar, meleler ve şeyhler arasında paylaştırmıştır. Bu yeni dönemde, bağımlılık halini pekiştirmek ve kalıcılaştırmak için gerekli hukuki düzenlemeler yapmayı ihmal etmemiştir. Bu saik ile çıkarılmış en önemli kanunlardan 1858 tarihli Osmanlı arazi kararnamesi, Kürdistan’ın sosyal ve siyasal yapısında önemli değişimlere neden olmuştur. Aşiret yapısının çözülmesinin başlangıç işlevi gördüğünü söylemek de mümkündür. Kararname ile toprağa yerleşim artar ve toprağı işlemede modernleşmenin kapısı aralanır. Zengin kent eşrafı, geniş topraklar edinir. Az topraklı köylü, toprağını koruyamadığından, az sayıda olan toprak işçilerine katılmak zorunda kalarak, emekçilerin sayısında artışa neden olur. Kürdistan’da yerleşik topluluklarla birlikte, göçebe ve yarı göçebe toplulukların da varlığını sürdürdüğü bu zaman periyodunda; toprağa yerleşim, giderek artar. Bu süreç, Kürtlerin, sosyo- ekonomik yapısında değişimi muştular. Feodal güçlerin egemen olduğu toplumda, kapalı ekonomi hâkimdi. Malın mala takası çok yaygındı. Bölgenin bazı illerinde, ticaret ve el tezgâhları oldukça ileri düzeyde olmasına karşın, ticarette, hayvan ve hayvan ürünleri ağırlıktaydı. Kararname ne amaçla çıkarılmış olursa olsun; yeni üretim ilişkilerinin miladı olmuştur. İlkel göçebe Kürt aşiretlerini, toprağa yerleştirerek, burjuva ekonomik sisteme doğru evirilmesine katkı sağlamıştır. Haberleşme ve iletişimi geliştirerek, uluslaşma sürecine olumlu etkide bulunmuştur. Ulus bilincinin gelişmesi, Osmanlı politikalarına karşı ulusal talepler etrafında isyanlara yol açmıştır.
Osmanlı dönemi Kürt isyanları
1.Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı (1806-1808, Süleymaniye)
2. Babanzade Ahmet Paşa İsyanı   (1812, Süleymaniye)
3. Zaza Aşiretleri İsyanı (1818-1820, Dersim)
4. Revaduz Yezidi İsyanı (1830-1833, Hakkari ve çevresi)
5. Mir Muhammet İsyanı (1832-1833, Soran)
6. Kör Mehmet Paşa İsyanı (1830-1833, Erbil, Musul, Şirvan)
7. Garzan İsyanı (1839, Diyarbakır)
8. Bedirhan Bey İsyanı (1843-1847, Hakkari ve çevresi)
9. Yezdan İzzettin Şer İsyanı (1855, Bitlis)
10. Bedirhan Osman Paşa İsyanı (1877-1878, Cizre ve Midyat)
11. Şeyh Ubeydullah İsyanı (1880, Hakkari, Şemdinli)
12. Emin Ali Bedirhan İsyanı (1889, Erzincan)
13. Bedirhani Halil ve Ali Remo İsyanı (1912, Mardin)
14. Molla Selim ve Şeyh Şehabettin İsyanı (1913-1914, Bitlis)
15.Koçgiri isyanı (6 Mart 192,1 Alişan, Alişir, Nuri Dersimi)
 
Osmanlı döneminde Kürt yayınları
Kürdistan gazetesi 22 Nisan 1898’de yayına başladı. Gazete, 19. yüzyıl Kürt kurtuluş hareketlerinde önemli bir rolleri olan Bedirxanilerden Mikdat Mithat Bedirxan’ ın sorumluluğunda yayınlanmaya başladı. 1898-1902 yılları arasında yayınlanan 31 sayıdan 1 - 5 sayıları Kahire’de, 6 -19. sayıları Cenevre'de, 20 – 24. sayılar Londra’da, 25 – 29. sayıları, Folkstan’da, 30 – 31. sayıları tekrar Cenevre’de yayımlandı. Kahire’de yayımlanan ilk 5 sayıdan sonra, M.Mithat Bedirxan’ın ölümü üzerine gazetenin sorumluluğunu kardeşi Abdurrahman Bedirxan üstlendi. Gazetenin isminin altında ‘’Kürtleri ikaz ve tahsil, sanayii teşvik için şimdilik on beş günde bir neşir olunur Kürtçe gazetedir’’ cümlesi yer alıyordu. Gazete, Kürtçenin Kürmanci lehçesi ile yayımlanıyordu. Gazete yayını süresince çeşitli yollardan ülkeye sokuluyordu. Abdülhamit’ e karşı sert muhalefet yapan gazetenin ülkede geniş kitleye ulaşması, rejimi endişelendiriyordu.
Kürdistan gazetesinde, İttihat ve Terakki’nin önderlerinden Abdullah Cevdet ve İshak Sukuti gibi Kürt aydınlarının da yazıları yayınlanıyordu. Kürdistan gazetesi 1890’lı yıllarda para, şöhret, rütbe vb. yollarla oluşturulan Hamidiye Alayları'nın, Ermenilere ve Kürtlere karşı kullanılmalarını şiddetle eleştirerek Sultan Abdülhamit rejimine karşı tüm ezilen halkların mücadele birliklerini savunuyordu.
Kürdistan gazetesi ile başlayan Kürt gazeteciliği, Kürdistan gazetesinden sonra da değerli ürünler verdi. 1908’de kurucu ve yönetim kurulu üyeleri arasında Seyit Abdulkadir, İsmail Paşazade, Muşir Ahmet Paşa, Şükrü Mehmet Sekban, Babanzade Ahmet Naim Bey'in de bulunduğu bir grup Kürt aydını tarafından kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti'nin (Kürt Yardımlaşma ve İlerleme Cemiyeti), Kürt Teavün ve Terakki adında bir yayın organı da bulunuyordu. Gazete, İstanbul’da Kürtçe – Türkçe olarak yayınlanıyordu.
1912 yılında Kürt öğrencileri tarafından İstanbul’da kurulan Kürt ‘’HEVİ“ talebe cemiyeti tarafından, 1913 yılında ‘’Roji Kürd’’ adında bir dergi yayınlandı. Bu dergi Kürtçe – Türkçe yayın yapıyordu. 1918 Kürdistan Teali Cemiyeti” (Kürdistan yükseliş cemiyeti) inisiyatifinde “JİN” ve “Kürdistan” adında 2 dergi yayınlandı. Bütün bu yayınların ortak özelliği, diasporada çıkıyor olmasıdır. Bu durum, çıkan yayınların, Kürt coğrafyasına taşınmasını olumsuz etkilemiş ve okunmasını sınırlı kılmıştır.
Yenenler yenilenlerin tarihini yazar.
1908 Meşrutiyet’inin ardından İstanbul’da kurulan Kürt örgütleri, yayınları ve aydınları, Kürtler için ’demokratik haklar’ istediler. Ancak aynı kadrolar bu taleplerine karşılık bulamayınca 1919-1920‘li yıllarda ayrılma veya özerklik için mücadele ettiler. Bu eğilim Kürt coğrafyasında da etkin görüş olmuş, diaspora Kürtleri ile Kürt coğrafyasında yaşayan Kürtlerin ulusal taleplerinde, bir uyum ve paralellik kurulmuştur. I. Dünya savaşı sonrası Türkiye toprakları itilaf devletleri arasında paylaşılmış ve egemenliği sınırlandırılmıştır. Kürt coğrafyası İngiliz ve Fransızlar arasında pay edilmiştir. Bu iki itilaf devletinin birinin ya da her ikisinin himayesinde Kürdistan kurmak fikri, geniş bir Kürt kesim tarafından benimseniyor olsa da buna, Kürtler’in Osmanlı Devleti ile olan tarihsel ve kültürel bağları nedeni ile Osmanlı Devleti’nin himayesinde özerkliği gerekli gören küçümsenmeyecek bir direnç de vardı. Örneğin; 1921 Haziran ayında Kürt liderler ile Ankara hükümeti arasında küçük çaplı çatışmalar sonunda karşılıklı delegelerin anlaştığından ve imzalanan bir protokolden söz ediliyor. (bu belge Robert Olson’un Kürt Milliyetçiliği ve Şeyh Said adlı kitabında ilk olarak yer aldı. İngiltere belgelerinden alınmıştır.)   Mardin’deki aşiret liderlerinden Pirizade Bekir, Derwîn’den Musa Beg ve Millî Aşiret Reisi Mirliva İbrahim Paşa, Kürt tarafının önde gelenleri olarak bu belgede ismi geçenler. Mustafa Kemal liderliğindeki hükümet tarafından otonom bir Kürt devletinin resmen tanınmasından bahseden bu tutanağın Haziran’ın son günlerinde karşılıklı olarak imzalandığı belirtilmektedir. Fransız arşivlerindeki belgeye göre antlaşma şu noktalardan oluşuyordu:
1-Ankara hükümeti tarafından Kürtlerin yaşadığı bölgede otonom bir Kürt devletinin tanınacaktır.
2-Sınırlar Kürtler tarafından çizilecektir.
3-Türk jandarmalarının ve Türk devlet görevlilerinin Kürdistan’ın sınırları dışına çağrılacaktır.
4-Otonom Kürdistan örgütlenme işlerinden Türkiye elini çekecektir.
5-Ankara hükümeti tarafından toplanan tüm askeri vergilerin ve askeri bağışıklıklar Kürtlere tahsis edilecektir
6-Türkiye toprakları içinde kalan Kürtler dış mihraklara karşı korunacak ve orduda bulunan Kürtler özgür bırakılacaktır.
Ancak cumhuriyet kendini konsolide etme doğrusuna girdiğinde bu protokol de kadük sayılacaktır. Bütün diğer akit ve anlaşmalar gibi.
Bu dönem ülke coğrafyasının zor yıllarıdır. Umut ile umutsuzluğun, direnmek ile teslim olmanın, kazanmanın ve kaybetmenin birbirine en yakın durduğu yılardır. Örneğin; aralarında İsmet İnönü, Halide Edip Adıvar ve Refet Bele gibilerinin olduğu birçok Türk yurtsever insanı, Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nın başarılı olamayacağını düşünerek, ehven-i şer olarak Amerikan mandasını kabul etmek istemişlerdir. Halide Edip’in 10 Ağustos 1919 tarihli Amerikan Başkanı Wilson’a yazdığı ya da İsmet İnönü’nün Kazım Karabekir’e gönderdiği mektuplarda açıkça Amerikan mandası dışında bir yol görmediklerini ifade etmeleri gibi. Zira aynı dönemde Kürt’lerin de ağırlıklı bir kesimi, İngiltere mandasında Kürdistan kurmak istemişlerdir. Emin Ali Bedirhan (Kürt Teali Cemiyeti Başkan Yardımcısı), Sabri (Kürt Öğrenciler Birliği Başkanı), Kemal Fevzi (Kürt Basını Adına) altına imza atıkları 24 Mart 1920 tarihli ‘Majestelerinin Britanya Başbakanı’na’ başlıklı mektupta, bağımsız Kürdistan için İngiltere’nin yardım ve himayesini talep etmişlerdir. İki ayrı ulusal topluluk adına iki ayrı itilaf devletine yapılan bu başvurular içeriği ve talepleri bakımından aynı olmasına karşın, Halide Edip ve bu paralelde düşünen İsmet İnönü tarihte yurtsever ve anti-emperyalist olurken, Kürt aydınlarının emperyalist işbirlikçisi olmalarının tek izahı, tarih kavramının ideolojik içerikli olmasıdır. Yani tarihin, ezeni ve yeneni aklamak ve yaptıklarının ne kadar haklı olduğunu anlatmak üzere yazılıyor olmasındandır. Yenilen yurtsuz ve tarihsizdir. Yenen, yaşanan dünyanın hâkimidir, tarih onun tarihidir. Bu durumu en güzel ‘resmi tarih’ ifadesi açıklar.  
Mustafa Kemal Atatürk’ün çözüm modeli
14 Ocak 1922 günü yurt gezisine çıkan Mustafa Kemal Paşa’ya, 17 Ocak 1922 günü İzmit’teki durağında Vakit yazarı Ahmet Emin (daha sonra Yalman soyadını aldı) “Kürt meselesine değinmiştiniz. Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinseniz iyi olur" diye soruyordu. Gazi Paşa’nın yanıtı şöyleydi: “Kürt sorunu, bizim, yani Türkler’in çıkarları için kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede kaybede, Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki Kürt adına bir sınır çizmek istersek Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Örneğin, Erzurum’a giden Erzincan’a, Sivas’a giden Harput’a kadar giden bir sınır çizmek gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürtleri de göz önünde tutmak gerekir. Bu nedenle başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi Büyük Millet Meclisi hem Kürtler’in hem de Türkler ‘in yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe bütün çıkarını ve bütün kaderlerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz.” M. K. Atatürk’ün 80 yıl önce tanımladığı toprağa bağlı olmayan özerklik, günümüzde Kürtler‘in ve bir kısım solcu ve sosyalistin savunduğu demokratik özerklik denilen kavrama ne kadar yakın bir muhtevada dile getiriliyor. Çözümü realize etmese de Kürtleri tanıyor ve çözüm konusunda da son derece donanımlı. Bu noktadan ret siyasetine nasıl evirildi? Bunun yanıtı, başta Kürtlere ihtiyaç duyan Türk ulusalcıların, rejimlerini pekiştirince, T.C.’nin tek ulus siyasetini egemen kılarak asimilasyon politikasını devreye sokmasındadır. Bugün bakıldığında muazzam bir başarı görmek mümkündür. Ancak Kürtleri tarihten silme girişimi, bu coğrafyada maddi ve manevi ağır bedeller ödetmiştir. Öte yandan Türkler açısından ise tarihleri hakkında eksik ve yanlış bilgiler edinmeleri ile sonuçlanmıştır. Ve tarihine yabancı bir toplum yaratmıştır. Bu saikle bilmediği tarihle yüzleşmemiştir. Tarihin sırtına verdiği kamburla sorunlar yumağına boğulmuştur.
Osmanlı Kürdistanı’nın parçalanması
Kürdistan’ın kalıcı parçalanmasında ikinci adım I. Dünya Savaşı sonrasıdır. Osmanlı Kürdistanı’nın bir bölümünü Osmanlı’dan koparan savaşın galibi İngilizler ve Fransızlar; bu bölümü daha sonra Irak ve Suriye devletleri arasında da böldüler. Dolayısıyla 1920’li yıllarda Kürdistan 4 farklı devletin egemenliği altına girdi.
Kürt halkının uluslaşma süreci böylece dört ayrı egemenlik altında, maruz kaldığı, zor ve baskı yoluyla asimilasyon ve sömürgecilik politikalarıyla kesintiye uğratıldı. Kürtler üç ayrı alfabe ile okumak ve yazmak zorunda kaldılar. Üç ayrı dili konuşan egemen devletlerin kültürel reddini ve inkârını yaşadılar. Genel olarak Sorani ve Kırmançi lehçeleri ile bunların alt lehçelerinin, ulusal bir pazar, edebiyat ve kültür potasında erimesi önlendi.
Kürtler her dört parçada da ulusal ve kültürel kimliklerinin ret ve inkârına karşı çeşitli ayaklanmalar gerçekleştirdiler. Kürtler yaşadıkları ülkelerdeki coğrafi, sosyolojik ve siyasi faktörler nedeniyle, tabi tutuldukları rejimle farklı ilişkiler geliştirdiler.
Cumhuriyet’in kodladığı Kürt kolektifleri
Kürt sorunu T.C. devletinin ortaya çıkardığı bir sorun değildir. Osmanlı’dan devir alınmıştır. Ancak T.C., sorunu çözme potansiyeline sahip olmasına karşın, çözmek yerine ret ve şiddet yollu asimilasyon siyaseti izlemiştir. Kendi merkezi iktidarını konsolide ederken, ‘Kürt yoktur’ demiştir ancak kendi iktidarına karşı Kürtler ‘in gösterdiği kolektif karşı çıkışı da yeniden kodlandırmak durumunda kalmıştır. Bu kodlar bazen Kürt başkaldırılarını "irtica" olarak, bir başka zaman feodalizm olarak, bir başka zaman ‘emperyalizm ile işbirliği yapan genç Cumhuriyet’in düşmanları’ şeklinde kodlamıştır. Kuşkusuz ulusallığın saf bir ulusallık bağlamında kalması, bağlam dışı biçimleri (ataerkil, dinsel-toplumsal ilişkileri vs.) tümden yadsımaz ve dışlamaz. Bu durum ulusal olmanın reddi anlamına da gelmez. Kürt hareketleri bu bağlam dışı özellikleri çeşitli ağırlıklarda kendi içinde barındırmıştır. Barındırmaya devam da etmektedir. 1970’li yılarda kodlama ‘geri kalmış bölge, aşiret yapısı sürdüren bölge’ nitelemesine bürünmüştür. Anti demokratik Osmanlı modernleşmeci hareketinin devamı olan Cumhuriyet iktidarının resmi ideolojisi olan ve kitleselleşerek popülerleşen modernleşme ideolojisi açısından aşiret ilişkilerinin yok edilmesi akılcılığın gereği ve zorunluluğudur. Bu durumda Kürtler‘in geri ilişkilerini, modernliğin rasyonel araçları ile (zorunlu göç, zorunlu iskân, köy yakma, asimilasyon vb.) çözmeye çalışmak meşrudur. T.C., Kürt dememek adına bir dizi kodlama yaparken, dağda ölenlerin sünnetsiz olduklarını ifade ederek modernizmin arkaik saydığı ‘’irtica’’yı da paradoksal biçimde kullanmaktan geri kalmadı. Ya da ‘bunlar Ermeni çocuğudur’ diyerek Hizbul-Kontra gibi örgütler yaratarak, Kürtlerin kolektif karşı çıkışlarını, isyanlarını kanlı biçimde bastırırken, her türden kötülüğün de kaynağı olarak kodlamıştır. Sorunun ulusal boyutunu reddederken, ‘evet bir sorun var ama Kürt Sorunu değil’ saikiyle kodlayarak izah getirmiştir. Kürt hareketlerinde içsel olan kimi özelliklerle esas alarak kodlamıştır. ‘Kürt sorunu yok, irtica sorunu var’, ‘Kürt sorunu yok, geri kalmışlık sorunu var’, ‘Kürt sorunu yok, feodalizm var’, ‘Kürt sorunu yok, emperyalist devletlerin ülkemiz özerindeki emellerine alet olan bir avuç hain var’, ‘Kürt sorunu yok, sünnetsiz Ermeni uşakları var’.
Takrir-i Sükûn Kanunu (Huzurun Sağlanması Yasası)
4 Mart 1925'te TBMM'de kabul edilen bir kanundur. 1925 Şubat ortalarında Şeyh Said İsyanı patlak verince, Doğu Anadolu'da hemen sıkıyönetim ilân edildi. Fethi Bey (Okyar) düşürüldü ve yeni hükümeti 3 Mart'ta İsmet Paşa kurdu. Yeni hükümet ilk iş olarak Takrir-i Sükûn Kanunu'nu Meclis'ten geçirdi ve biri isyan bölgesinde, öteki Ankara’da olmak üzere yurdun geri kalan bölgelerinde çalışmak üzere iki İstiklal Mahkemesi'nin kurulmasını kararlaştırdı. Diğer taraftan ordu birlikleri harekete geçirildi. Yapılan plânlı askerî harekât ile isyancılar dağıtılıp, liderleri yakalandı. Suçlu oldukları hükümet tarafından iddia edilenler İstiklâl Mahkemeleri’nde yargılandılar. Suçlu görülenler çeşitli cezalara (idam) çarptırıldılar. Yapılan soruşturmada isyancıların bir kısmının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'na mensup oldukları anlaşıldı. Bunun üzerine memleketteki tek muhalefet partisi de 3 Haziran 1925'te hükûmet kararı ile kapatıldı.
3 maddeden oluşan Takrir-i Sükûn Kanunu'nun 1. maddesi şöyleydi:
İrtica ve isyana ve memleketin nizam-ı içtimaisi (toplumsal düzen) ve huzur ve sükûnu ve emniyet ve asayişini ihlale bais (bozmaya yönelik) bilumum teşkilât ve tahrikat ve teşvikat ve neşriyatı (örgütlenmeleri, kışkırtmaları, yüreklendirmeleri ve yayınları), hükümet reisi cumhurun tasdikiyle ve re'sen ve idareten man'e mezundur (kendi başına yasaklamaya yetkilidir). İş bu ef'al erbabını (bu eylemleri işleyenleri) hükümet İstiklâl Mahkemesi'ne tevdi edebilir.” 
Bu kanun ile bölge, cumhuriyetin ilk yılarından başlayarak olağanüstü hal, sıkıyönetim benzeri idare biçimleri ve düzmece mahkemeler ile tanışmış oldu. Cumhuriyet demokratikleşmek yerine totaliterleşme tercihi yapmış oluyor, Kürtleri baskı altına almak için tek partili sistemde karar kılınmakta bir an tereddüt edilmiyordu. Kürtlerin asimile edilmesi siyaseti daha cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak demokrasinin fedası pahasına yapılmıştır.
Yorumlar...