Sol liberalizm ve diğerleri... Söyleşiler
21.12.2010 18:05:59, Uraz Aydın - Mahmut Eşitmez - Foti Benlisoy

Mahmut Eşitmez: Arkadaşlar merhaba, biraz klasik olacak ama böyle bir tatil gününde böyle bir konuyu dinlemek ve katılmak için geldiğiniz için hepinize teşekkür ederiz. “Sol liberalizm ve diğerleri” etkinliği Yeniyol çevresinden arkadaşlar tarafından İstanbul ve Ankara’da bir serisi yapılmış bir etkinlikti. İzmir’de de biz arkadaşlara rica ettik, sağolsunlar bizi kırmadılar ve bu konuyu İzmir’de de konuşalım diye karar verdik. Şöyle bir şey yapacağız; kendi moderasyonumuzu kendimiz yapalım dedik, ilk olarak Uraz Aydın arkadaşımız konuşacak, sonra ben moderasyon değil bu sefer söylemek istediğim şeyleri söyleyeceğim, sonra da Foti konuşacak, sonra da tartışma bölümü yapalım, burada konuşulan konular üzerine ya da başka konular üzerine karşılıklı bir görüş alışverişinde bulunalım diyoruz…

Uraz Aydın:
Merhabalar. Mesele biraz geniş mesele. Neden böyle bir toplantı yapma ihtiyacı duyduk, ondan başlayayım isterseniz. Referandum sürecinde aslında hayırlı bir şey oldu. Önemli bir olay oldu, o da soldaki bu ayrışmadır esasında. Bir yandan güçlü bir anti-liberal akımın ortaya çıkması, liberalizm eleştirisinin ortaya çıkması bizim için önemlidir. Diyelim ki safları biraz daha belirginleştirmek açısından da önemlidir. Fakat bu oluşmaya başlayan anti-liberal akımının kendisinin, bir miktar biraz kaba, biraz vulgar bir anti-liberalizm olduğu kanısındayız. Çünkü meseleyi bir döneklik, biraz Fethullahçılık, bir Sorosçuluk çerçevesinde tanımlamaya çalışan bir anlayış hakim. Biz çok böyle olmadığını düşünüyoruz.
Esasında liberalizme karşı mücadele verilecekse bunun temel olarak iki ekseni olması gerekir.
 
Bunlardan bir tanesi elbette öncelikle politik-pratik mücadeledir. Çünkü hani Türkiye solu içerisinde liberal demokrat bir söylemin ortaya çıkması durumu esasında bir dizi tarihsel yenilginin sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla sosyalist hareketin önündeki temel hedefte yeniden, sosyalist hareketin kendisine, sosyalist ütopyanın kendisine, sosyalist mücadelenin kendisine bir güvenilirlik kazandırmaksa mücadelenin öznesi olarak, sosyalist hareketin toplumsal tabanını genişletmek, kitlelerin öz eylemliliğine dönük güveni yeniden tazelemek gibi bir hedef olmalıdır. Bir dizi de politik-pratik mücadele gerekmekte.
 
İkincisi de ideolojik mücadele gerekmekte, fakat dediğimiz gibi döneklik v.s bir söylem üzerinden değil, böylesi bir akımın ortaya çıkışının kendisini tarihselleştirmek gerekir. Çelişkilerini ifşa etmek, aynı zamanda burjuva hegemonyasının oluşum inşasındaki işlevini, rolünü birazda tanımlamaktan geçer diye düşünüyoruz. Böyle bir tarihselleştirmeye geçeceğimiz vakit, ilk olarak söylenecek şey herhalde, sol içerisindeki liberal demokrat bir söylemin oluşmasının kendisi Türkiye’ye has bir şey değil. Dünyada çeşitli sosyalist akımlarda yaşanan, özellikle 80’li yıllardan itibaren neo-liberal taarruzla birlikte başlayan bir çeşit deradikalizasyon eğilimi olarak, yani radikalliğin yitimi, siyasal toplumsal hedeflerdeki gerileme ve geçtiğimiz yıl yitirdiğimiz önemli bir Marksist filozof olan Daniel Bensaid’in ifadesiyle ‘beklenti ufkunun kararması’dır. Böyle bir süreç olarak görmek gerekir, bunu sosyal demokrat harekette gördük, üçüncü yol veya sol liberalizme kayışta böyle bir sağa kayış veya radikalliğin yitimini görmek mümkün. Tabii bizi daha çok ilgilendiren, sosyalist hareketin ve fikriyatın kendisinde böyle bir dönüşümü inceleyebilmek. Bunun ilk öncüsü olarak Batı Avrupa’daki komünist partilerde 1970’lerden itibaren bu türden bir eğilim yani Avro-komünizm dediğimiz eğilimde görebiliriz bu türden bir dönüşümü. Daha teorik tartışmalar düzeyinde post Marksist tartışmalarında, İngiltere’de yeni sağ karşısında, yeni sağın argümanlarını bir şekilde benimseyen, aynı eksenler üzerinden daha sol bir politika yürütmeye çalışan veya buna yönelik bir akıl veren akım olarak, tartışma olarak ‘Yeni Zamanlar’ tartışmasında bunu gördük ve Türkiye’ye çokça yansımış olan bir ‘radikal demokrasi’ tartışmasında, 90’larda özellikle bizde de yapılan bir tartışmaydı. Ve radikal demokrasi tartışmasında böylesi bir eğilimi deradikalizasyon eğilimi görmek mümkün.
Bunların paylaştıkları iki tane argüman ve yönelimler bütünü vardır. Bunlardan bir tanesi, klasik bir şey var ama sınıf siyasetinin reddi, kapitalizmin kendisinin bir tahakküm ve sömürü biçimi olarak analiz edilmekten vazgeçilmesi, işçi sınıfının yok olmaya yüz tuttuğuna dair tahlillerin yapılması ve sınıf tahakkümünün kendisinin bir belirleyiciliğinin olmadığı ve başka bir dizi tahakkümden biri olduğu – yani etnik, cinsel, ırksal v.s tahakkümlerden biri olduğu- dolayısıyla radikal demokrasi tartışmalarda geçtiği gibi ontolojik bir önceliği ve belirleyiciliği olmadığına dair bir söylem hakim. Buradan da yeni toplumsal hareketlerin önemlerinin falan vurgulanması. Bu bir argümanlar ve yönelimler bütünü.
 
Bir diğeri de tümüyle sınıfsal içeriğinden soyutlanmış bir biçimsel demokrasi fetişizmidir. Biçimsel demokrasinin, liberal parlamenter demokrasinin kendisinin aslında derinleştirilerek, genişletilerek bir sosyalist demokrasiye varılabileceği inancı. Yani liberal demokrasi ile sosyalist demokrasi arasında bir kopuş ilişkisiyle bir süreklilik ilişkisinin varsayılması. Murat Belge, 80’lerdeki yazılarında bunu ‘demokrasinin üst sınırı yoktur’ olarak telaffuz eder. Yani, olabildiğince genişletebiliriz ve buradan kendiliğinden bir sosyalist demokrasiye varmak mümkündür. Tabii böyle yaptığınız takdirde sermaye birikimi, üretim araçlarının özel mülkiyeti v.s meseleleri es geçmiş oluyorsunuz.
 
Türkiye’ye baktığımızda bütün bu tartışmaları yeniden görmek mümkün. Türkiye’de böylesi bir akım 80’lerden itibaren gelişmeye başlamıştır. Bu tekdüze gelişen bir akım, yani o günlerden başlayıp referanduma kadar giden bir eğilim de değil. Farklı kırılmaları veya farklı dalgalar halinde gelişmiştir. Bunlardan ilki, hepimizin de bildiği 12 Eylül. Türkiye’de hem devletin, piyasanın, neo-liberal dönüşüme tekabül eden bir süreçti. Bunun sonucu olarak, çoğunlukla daha çok entelektüel çevrelerde de görülebilen, bazı siyasal akımlarda da görülebilen bir eğilim mevcuttu. İkinci dalgayı 89–91’de bürokratik diktatörlükler olarak tercih ettiğim SSCB, Doğu Avrupa ülkelerinin rejimlerinin yıkılması ve kapitalist restorasyonla birlikte, dolayısıyla sosyalizmin kendisinin inandırıcılığını genel ölçüde yitirmesiyle paralel bir biçimde gelişen eğilimdir. Burada Türkiye açısından baktığımızda şeyi hatırlayalım, liberalizmin kendisinin giderek kurumsallaşmaya, tartışılmaya başladığı bir dönem. II. Cumhuriyet tartışmaları, Yeni Demokrasi Hareketi’nin kuruluşu daha saf bir liberal söylem açısından Liberal Düşünce Topluluğu’nun oluşması, Liberal Demokrat Parti’nin kurulması, basın açısından baktığımızda, Yeni Yüzyıl, Radikal, Yeni Binyıl gibi bu türden bir demokratikleşme anlayışının yaygınlaştığını görüyoruz. Sol siyaset açısından da belki sonradan gelebiliriz, hani Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin -hâlâ da üyesi olduğum- ÖDP’nin de o dönemki pozisyonlarına baktığımızda daha çok bu türden bir demokratikleşmeyi ön plana çıkardığını söyleyebiliriz. Kırılmadan ziyade düzen içi bir demokratikleşme perspektifinin hakim olduğunu görebiliriz. Üçüncü dalga ise 2002’de başlayan fakat esas olarak Ergenekon süreci ve referandumla birlikte daha billurlaşan, berraklaşan bir dalga diyebiliriz buna. Şimdiye kadar daha çok entelektüel kesimlerin içerisine dahil olduğu bir eğilim idiyse, burada artık sosyalist solun doğrudan yani örgütlü yapılarını koparmayı başaran bir hegemonyanın oluştuğunu görüyoruz bir boyutuyla. Diğer yandan da yaygın bir yanının da mülkiyet yapısı içinde bulunmadığı içinde, kendi söylemini de törpülemek zorunda olmayan yayın organı Taraf gazetesi ile birlikte liberal sol anlayışın kendisinin giderek kurumsallaştığını görmekteyiz. Bu türden üç dalga şeklinde bunu tahlil etmek mümkün.
 
Teorik tartışmalara dönecek olursak; dediğimiz iki argümanlar bütününün dışında, Türkiye’de bu türden bir akımın gelişmesinde daha belirleyici bir ideolojik zeminin olduğunu düşünüyorum. Bu da bir tarih okuması aslında. Osmanlı Türkiye tarihsel gelişimine dair okumadır. Hepimizin bildiği bir şey ama kısaca özetlemek gerekirse Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne devredilmiş bir güçlü devlet geleneği vardır. Bu devlet geleneği özerk bir sivil toplumun da ortaya çıkmasını engellemiştir. Otantik ve özerk bir burjuvazinin de oluşmasını engellemiştir. Dolayısıyla liberal demokrasinin, demokrasinin neyse şekillenmesinin de önünde bir engel olmuştur. Siyasal stratejisini böylesi bir tarih okumasından çıkartan bir anlayış. 80’lerde Türkiye’de hegemonik hale gelen bir anlayıştır. Şimdi buna dair çokça itirazlar var. Çünkü böyle baktığınızda tarihsel gelişimin temel çatışma dinamiklerini, devlet ve toplum veya bunu kesen bir yerden merkez ve çevre arasındaki bir dinamik olarak görülüyor, tanımlanıyor. "Eleştiriler, toplum dediğimiz nedir? Toplumun içinde başka türden tahakküm ilişkileri zaten yok mudur? Devlet ve toplum birbirine bu kadar dışsal bütünler midir? Sınıflar devletten bu kadar bağımsız olabilir mi? Zaten her zaman için devlet içinde ve devlet tarafından üretilmiş bir şey değil midir sınıf? Ve hatta, tarihin kendisini, devletten özerkleşmeye çalışan bir toplumun tarihi olarak okuduğunuz takdirde, 80’li yıllardan itibaren başlayan, devletin, piyasanın, toplumun neoliberal dönüşümüne de tekabül eden bir anlayış değil midir? Tam da artık, 80’lerde burjuvazinin kendisinin pozisyonlarına da tekabül eden bir tarih anlayışı değil midir?" gibi sorular sormak mümkün. Bu konuda bir miktar da çalışma yapılmıştır.
 
Benim biraz daha üzerinde durmak istediğim nokta başka mesele, yine bu tarih okuma üzerinedir. Böyle okuduğunuzda tarihi aslında şöyle yapıyorsunuz: Batı Avrupa’da bazı ülkelerin tarihsel gelişimini örnek olarak, referans alıp, bunları birer norm olarak saptayıp, Osmanlı - Türkiye tarihsel gelişimine bu referanslardan bakıp oradaki eksiklikleri ortaya çıkartıyorsunuz. Oysa bu gelişimin kendisini bir sapma olarak görüp, bütün bu gelişimin yeniden tekrar nasıl tarihi raylara oturacağını bir siyasal strateji olarak ön plana çıkartıyorsun. Dolayısıyla böylesi geliştiği için demokrasi olmamıştır, kırılma noktası nerededir? Türkiye’de bir burjuva demokratik devrimin gerçekleşmemesi olarak tahlil ettiğiniz takdirde, esas amacınızda bu türden burjuva demokratik dönüşümü gerçekleştirmek haline geliyor. Böyle yaptığınızda da kendinize böyle bir dönüşümü (sosyalist olarak baktığınızda) gerçekleştirecek, burjuvazi aramaya başlıyorsunuz. İşte Anadolu sermayesi diyorsunuz, demokratik burjuvazi diyorsunuz, bir takım saflaşmalar üzerinden bunu tartışıyorsunuz. Tabii bize çok yabancı değil aslında, genel olarak Komüntern’in 25–26’dan itibaren büyük oranda devrim demokrasi ilişkisi zaten çoğunlukla böylesi bir anlayış üzerinden hani, çizgisel, aşamalı bir tarih anlayışı üzerinden gelişmiştir. Dolayısıyla çok da yabancı olduğumuz bir şey değil. Böyle yaptığınızda bir şeyi feda etmiş oluyorsunuz. Sosyalistler için son derece önemli olan sınıf bağımsızlığını feda etmiş oluyorsunuz. Bizim için her zaman için önemli olan, kurumlaşmış güç odakları, tahakküm odakları karşısında örgütsel, siyasal, ideolojik bağımsızlık olmazsa olmazdır. Kalkıp, burjuvazinin şu ya da bu fraksiyonuyla bir ittifak tasarladığınız takdirde, burjuva sınıf düzenin kendisini bir ölçüde meşrulaştırmış ta oluyorsunuz. Dolayısıyla ilk feda edilen şeylerden biri, bugün liberal sol veya liberal demokratik pozisyonu işgal edip, kendisini hala Marksist olarak tanımlayan kesimler açısından, sınıf bağımsızlığının büyük oranda feda edildiğini görüyoruz. Bu siyasal stratejik boyutta bir meseleydi, başka bir mesele daha metodolojik düzeyde feda diyebiliriz. Burada totolite anlayışın kendisi feda ediliyor. Neydi totolite anlayışı? Georg Lukacs’ın - 20. yüzyılın en önemli Marksist filozoflarından biridir, kendisinden sonraki kuşağı da çok fazla etkilemiş, Frankfurt Okulu'nu ve birçok dönemin filozofunun Marksizme katılmasında da payı olmuş olan - söylediği, totalitenin diyalektik kavranışı olarak adlandırdığı şey , ‘her bir olayın, olgunun dahil olduğu tarihsel toplumsal bütün içerisinde yani totalite içerisinde değerlendirilip, işlevinin bu totalite bağlamında açığa çıkarılmasıdır.’ Önemsediğim diğer filozof olan Slavoj Žižek’inde söylediği bir şey, burada çok net olarak liberal demokrat anlayışla Marksizm arasındaki bir farkı görebilirsiniz. Liberal demokratlar açısından, hani ittifak meseleleri açısından düşündüğümüzde temel yaklaşım şudur: birileri hakikate dair şeyler söylüyorsa, buna katıldığınız oranda bunların peşinden gitmek, desteklemek meşrudur, ta ki onların doğruları sizin doğrularınız olmayana kadar. Marksistler içinse hakikatin böyle nesnel bir değeri yoktur, nesnel bir kategori değildir hakikatin kendisi. Bu hakikati kim görüyor? Kim söylüyor? Hangi güç ilişkileri içerisinde görüyor ve söylüyor ve ne yapmak için bunu yapıyor? Referandum sürecini de düşündüğümüzde böyle bir bağlama oturtmak lazım. Buradan yine üstadım saydığım Bensaid’in bir benzetmesini ele alırsak, Kwai Köprüsü Sendromu olarak tanımlar. Kwai Köprüsü filmini herhalde çoğumuz izlemiştir. Islıkla söylenen melodisini de hatırlarız. Burada hikaye neydi? II. Dünya Savaşı'nda Japonların idare ettiği bir esir kampında, İngiliz askerleri bulunmakta ve çok stratejik noktaya bir köprü yapılacak. Üzerinden de mühimmat geçecek v.s. bunun içinde Japonlar, İngiliz tutsak askerleri seferber etmeye çalışır. Başta onların başındaki albay (esir İngiliz) karşı çıkar, Albay Nicholson. Fakat sonrasında bakar ki tutsaklık halindeki adamlarına moral vermek için böyle bir şeye girişmek gerekir ve şevkle girişirler. Etraflarındaki bütün yaralı olanları v.s seferber ederler. Büyük bir şevkle bu köprüyü inşa ederler. İnşa ederken bu köprü üzerinden kimin geçeceğini es geçerler, unuturlar. Sonunda öyle bir noktaya gelir ki, Amerikalılar köprüyü yıkmak için geldiklerinde bu bizim eserimiz diyerekten karşılarına dikilirler. Bugün arkadaşlarla yaşadığımız mesele de böyle bir şey galiba. Hegemonyanın inşasına katılıyorlar fakat o hegemonyanın üzerinden kimlerin geçeceğini biraz da unutmuş bulunuyorlar gibi geliyor.
 
Son bir nokta da , hani kenarda bırakılan, feda edilen meselelerden bahsedersek, biraz da paradoksal bir biçimde yeni liberal sol akım diyebileceğimiz, solda yeni bir siyasal kültür olarak ta tanımlanan bu eğilimi en iyi tespit edenlerden, çok erken bir dönemde bu akımla dirsek teması içinde olan Nilüfer Göle’dir. Nilüfer Göle şunu diyordu:'Artık yeni bir siyasal akım, kültür oluşuyor, bu siyasal kültürün en önemli özelliği de, kendisini önceki sol kültürden ayırmasının en önemli noktası da çok daha pragmatist olması ve çok daha az ütopyacı olması.' Burada feda edilen şeylerden biri de ütopyadır. Ütopya nedir bizim için? Ütopya illa çok uzakta bulunan Foti’nin kullandığı bir kelime, astronomik bir hedef olarak görülür. Uzakta, birgün mutlaka gerçekleşecek olan, devletsiz, sınıfsız, sömürüsüz bir toplum modeli. Böyle bir şey değildir. Lukacs’ın söylediği hikaye aslında toplumsal mücadelelerimizin, siyasal mücadelelerimizin her anına, her momentine, her uğrağına içkin olan bir şeydir ütopya. Her yaptığımız işle aslında bu ütopyanın kapısını zorlamaya çalışırız. Buradan çok kısa bir örnekle geçeyim, son büyük uluslararsı devrimci kalkışma diyebileceğimiz belki de, 68 hareketi sırasında Paris’te iki tane duvar yazısı vardı önemli olan. Bunlardan bir tanesi, ‘kaldırım taşlarının altında kumsal vardır’ der. Dönemin radikalizmi ile düşünürsek, kaldırım taşı çoğunlukla barikat kurmak, polise atmak sökülen şeylerdir ve aslında o kaldırım taşlarını söktüğünüzde alttaki kumsal ortaya çıkıyor. Kumsalı da ütopik bir imge olarak düşünebiliriz. Dolayısıyla yaptığımız her bir eylemin kendisi, aslında bizi ütopyaya yakınlaştıran bir şey, ütopyayı bizzat içinde barındıran bir şeydir. Bir diğeri de ‘grevin içerisinde r vardır’ yani hayal vardır. Kelime olarak grevin içerisinde hem rev vardır hem de kelimenin içerisinde ütopik bir tahayyül vardır. Grevin kendisini yapmak da ütopyayla somut bağlar kurmak anlamına gelen iki tane duvar yazısıydı. Son önemli nokta da budur. Herhalde, siyasal bir mücadele içerisine girdiğinizde, siyasal mücadelenizin kendisini ve muhtevasını, içeriğini ütopyamızla uyumlu hale getirmek gerekir. Ancak böylesi bir ütopik ufukla birlikte davrandığımız takdirde siyasetin kendisini de, sermayenin yeniden üretim döngüsünün dışına çıkartmak gibi bir imkanınız olacaktır.
 
Mahmut Eşitmez: Aslında Uraz iyi bir yerde bıraktı. Çünkü ütopyaların yok olması daha doğrusu sol siyasette bunun artık bahsedilebilir olmaktan çıkması önemli bir kırılma noktasına doğru götürdü sol siyaseti. Aslında üç tane süreç üst üste geldi; bu süreçlerden ilki ezilen/emekçi kitlelerin, yoksul kitlelerin güçsüzleştirilmesi diyebileceğimiz bir süreç yaşandı biz buna aslında neo-liberalizm diyoruz. Neo
-liberalizm sürecinde temel de ne oldu; bir kere bu kitleler toplu olarak mülksüzleştirilidiler, mesela sosyal güvenlik kurumları bir anlamda emekçilerin ortak mülkiyeti sayılabilecek kurumlar, hep parçalanmaya hep aşındırılmaya doğru gidildi. İkincisi örgütlenmeleri dağıtıldı. Hem sendikal örgütlenmeler hem siyasal örgütlenmeler geriletildi. Üçüncüsü de dayanışma gibi, güçsüz oldukları bir sistemde kendilerini güçlü hale getirebilecekleri en önemli kültürleri parçalandı. Dolayısı ile kitleler neo-liberalizm sürecinde gittikçe güçlerini kaybetmeye başladılar.
Bu güçsüzleştirme süreci aslında rejimi de yozlaştırdı. Bugün adına liberal demokrasi dediğimiz şey, kitlelerin güçsüzleştirilmesiyle güç kaybetmeye başladı. Tıpkı Weimar Cumhuriyeti gibi, yani Nazi dönemi öncesi Almanya’daki cumhuriyet gibi bir kırılganlık sergilemeye başladı. İşte seçimlere katılan insan sayısı azaldı, seçimlere katılan bütün partilerin programları birbirine benzemeye başladı, hükümetler aynı politikaları uygulamaya başladılar… Böylece adına liberal demokrasi dediğimiz ve 1989'da artık tarihin sonu geldi, insanlık bundan daha ileri bir rejim göremez diye reklamı yapılan bu rejim yaklaşık on beş yirmi yılda ciddi bir bunalım içerisine girdi. Ve bunlarla birlikte bir şekilde bunların sebebi ya da sonucu olabilecek bir şekilde, sol bütün dünyada, belki Latin Amerika hariç, belki Hindistan hariç ya da çeşitli bölgeler hariç bütün dünyada ciddi bir şekilde güç kaybetti. Yani bu süreç birbirinin hem nedeni hem de sonucu olarak gelişti ama bütün bunların sol politikaya yansıması şu şekilde oldu, sol politikada devrim fikri artık savunulamaz bir hal aldı. Yani şöyle savunulamaz; sol politikada bireyler bazında ya da hareketler bazında kendini devrimci olarak gören ve devrime samimiyetle inanan özneler kaybolmadı ama genel ülke ölçeğinde bakarsanız, kitle toplumunda bakarsanız, belli bir marjinallik belli bir maceracılık damgasını yemeden, ne kültürel anlamda ne edebi anlamda ne de siyasi anlamda devrim üzerine düşünmek ve bir şey iddia etmek imkansız hale geldi. Çünkü “tarihin sonu” dendi, kapitalizm insanlığın ufkundaki tek rejim olarak görüldü.
 
Ancak devrim fikrinden vazgeçmek sadece neo-liberal dönemde ortaya çıkan bir şey değildi. Daha 1920’lerde Avrupa’da Rusya devriminin tekrarlanmaması sebebiyle bütün sol hareketin üzerinde düşündüğü bir konuydu. O dönemde özellikle sosyal demokrat partilerde Kautsky’nin tezleri: yani devrimin Avrupa’da Rusya gibi olmayacağı hatta devrimin olamayacağı bir takım dönüşümlerle kapitalizmin rafine olacağı ve aslında sosyalizmin hedeflediği yere kendiliğinden gideceği yönünde bir inanış doğdu. Bu inanış, örneğin “Dönek Kautsky” polemiği ile ya da sosyal demokrat partilerin Birinci Dünya Savaşı'na destek vermesi ile aslında savunulamaz bir yere geldi. Ama etkisini sürdürmeye devam etti. Kimse Kautsky'ciyiz diye ortaya çıkmasa da hemen hemen bütün sol hareketler üzerinde ciddi bir etki yarattı. Çünkü şöyle bir şey vardı; hakikaten de Rusya’ya benzer bir devrim Avrupa’da bir türlü ortaya çıkmıyordu. Bunun çeşitli sebepleri arasında, en önemlisi Gramsci saptadı. Gramsci şöyle dedi: Avrupa’da işler Rusya’dan farklıdır, Batı toplumlarında devletin etrafında sivil toplum dediğimiz kale işlevi gören bir alan vardır ve aslında burjuvazi bu alandan rıza yaratır. Dolayısı ile bu devleti yıkmak, Rusya’daki gibi zora dayalı devleti yıkmaya göre daha zordur dedi. Gramsci hegamonik bir sistem önerdi. Yani bu sivil toplum üzerinde bir hegemonya kurmayı önerdi. Gramsci’nin tezleri Kautsky’ninkilere göre daha devrimciydi. Çünkü Gramsci devrimden vazgeçmiyordu. İnançlı bir devrimciydi. Ancak devrimden önce kitleleri kazanmak gerektiğini iddia ediyordu. Çünkü hatırlarsanız Bolşeviklerin Rusya’daki devrimi biraz tartışmalıdır. Yani kitlelerin bir kısmı devrimden önce bir kısmı devrimden sonra iç savaş sırasında kazanılmıştır bir kısmı da hiç kazanılmadan ikna edilmiş belki de susturulmuştur. Gramsci’nin tezi bu anlamda dönemi içerisinde önemli ve yenilikçi bir tezdi.
 
Ama daha sonra özellikle Avrupa toplumlarında şöyle bir şey oldu; toplum kitle toplumuna dönüştü, tüketim toplumu çok öne çıktı, medya toplumun bütün işleyişini simule eden bir mecraya dönüştü ve Gramsci’nin sivil toplum dediği şeyi bütünüyle hegemonyasına aldı. Batı toplumları artık neredeyse kendini medya üzerinden var ediyor, bütün siyasi eylemlilikleri medya üzerinden kurgulanıyor, medya üzerine görülmeyen bir siyasi eylemlilik ya aktör görünmez hale geliyordu. Bir de bunun yanında tüketim toplumu eğilimleri başladı. Marx üretime yabancılaşmış üreticilerden bahsederken, tüketim toplumu insanları kendi hayatlarına yabancılaştırdı. Tabi böyle olunca da elitler öne çıktı. Yani bütün kitle toplumlarında toplumun yaşamı hakkında yorum yapan, karar veren kanaat önderleri öne çıktı ki bu geniş kitleleri siyasetin dışına itti. Geniş kitleler, siyaset yapacak, yaşamı değiştirecek, rejimi dönüştürecek, yeni bir rejim tahayyül edecek olanaklarını kaybettiler.
 
Bunların yanı sıra bir ulusal güvenlik paranoyası yaratıldı. Bütün dünyada terörizm korkusu, yaşam tarzlarına yönelmiş tehditler korkusu, hatta ekolojik bir felaketin geleceği korkusu insanları korkunç bir korku toplumuna doğru yöneltti. Amerika’da Bush zamanında televizyonlardan terör alarmları veriliyordu. Yarın terörist saldırı olasılığı turuncu ya da yeşil olacak gibi bültenler yayınlanıyordu. Ulusal meseleler dışında kalan alanlar da yönetişim, ölçülebilirlik, sürdürülebilirlik şirket terminolojisinden alınmış, depolitik kavramlarla açıklanmaya başlandı. Bizim Marksist anlamda anladığımız sınıf mücadelesi, toplumsal çelişkiler ve mücadeleler sivil toplum örgütlerine devredildi. Toplumdaki çatışmalar sivil toplum örgütleri aracılığı ile yönetilmeye çalışıldı… İşte bütün bu sürece genelde post-politika deniyor. Yani politika sonrası bir döneme girilmişti.
 
Bu dönemde kitleleri tek hareketlendirenler Avrupa’daki neo-faşist ve ırkçı hareketler oldu. Neo-faşist ırkçı hareketler topluma yönelmiş bu tehditleri/tehlikeleri bir politik program içerisinde bir reaksiyon hareketine çevirmeyi denediler, çoğu yerde de başardılar. Kendi başarılarından öte bütün siyasal sistemi, özellikle de merkez sağ ve merkez sol partileri denetimleri altına aldılar. 15 yıl önce Le Pen Fransa’da çıktığında bir takım şeyler öneriyordu, 15 yıldır hiç iktidara gelmedi, bir kere cumhurbaşkanlığı seçiminde son tura kaldı, ama 15 yıldır iktidarda olsaydı herhalde Sarkozy’nin vardığı yere varacaktı. Yani bu hareketler iktidara gelmeden de fikirlerini iktidar etmeyi başardılar. Başardıkları, liberal demokrasileri otoriter bir rejime doğru evriltmekti. Kitlelerin hareketsizliğini aşamaya yönelik tek alternatif olarak görülüyorlardı. Bu otoriterizm tehlikesi Avrupa demokrasilerini gittikçe güçsüzleştirdi.
 
Tabii sol açısından durum biraz daha farklı… Çünkü bu liberal demokrasi dediğimiz şeyi sol da eleştirir. Ama solun eleştirisi ırkçı/faşist hareketin eleştirisinden farklıdır. Solun temel eleştirisi liberal demokraside, ‘demokrasi’nin sınırlı olmasıdır. Çünkü bu rejim, piyasa ekonomisi, kapitalizm ve toplumun sınıfsız kurulduğu ilkelerine dayanan bir rejimdir. Sol, liberal demokrasiyi eleştirirken demokrasi konusunda onu aşmaya çalışır. Çünkü önerdiği demokrasi liberal demokrasinin ufkunun çok ötesinde bir demokrasidir.
Ama bütün bunlar bir bunalım yarattı. Bugün artık seçimlere, %40-60 arasında değişen bir seçimlere katılım oranından bahsediyoruz. Siyasi partilerin çok birbirine benzeştiğini söylüyoruz. Kitle hareketleri ile diyaloga girecek siyasi aktörlerin var olmadığından söz ediyoruz… Bu kriz liberal demokrasinin kriziydi. Ama kapitalizmin krizinden farklı olarak bu kriz bir çöküş dönemine doğru götürüyor toplumları. Bütün toplumlar siyasi süreçlere yabancılaşıyorlar ve neo liberal saldırılar karşısında direnemiyorlar.
Solda bu krizden çıkış denemeleri oldu. Bu denemelerden birini Uraz çok iyi anlattı, liberal bir çıkış denemesi vardı, ikincisi de ulusalcı bir çıkış denemesi vardı. Ulusalcılar diyordu ki biz bütün bu karmaşadan devleti kurtaralım. Ulus devleti kurtaralım, ulus devlet neo liberalizme karşı direnecek son kaledir. Bunu kurtaralım ve arkasında saf tutalım. Bu görüş dünya solunda hakikaten de önemlice bir etkinliğe sahip oldu çünkü bunun geçmişi de vardı. Taa sosyal demokrasiden gelen ve milliyetçilikle mayalanan bir gelenek var.
 
Diğer kesim, dünya solunda çok yaygın bir eğilim değil aslında. Daha çok Türkiye gibi, Rusya gibi geleneksel devletin kalıntılarını temizlemeye çalışan kendine bir burjuva demokrasisi kurmaya çalışan toplumlarda güçleniyor. Bu da Uraz’ın dediği gibi devletin karşısına toplumu koyan, devletin yaptığı her şeyin geri, toplumun yaptığı her şeyin olumlu olduğu liberal görüştür. Ama buradaki toplum sanki sınıflardan oluşmaz, sanki sınıfların devletle bir ilişkisi yoktur. Sanki devlet kendi başına bütün kötülüklerin kaynağıdır.
 
Bu iki görüş de temelde birbirine benzeyen özellikler taşıyordu. Bir kere sınıfları görmezden geliyor, devleti sınıfsız bir varlık olarak algılıyor. On yıldır çok fazla gündemde olan bu iki görüş de solun önüne ciddi bir çıkış koyamadı. Bu iki yaklaşımla da solun ve liberal demokrasinin içinde bulunduğu krizi aşamayacağımız ortaya çıktı.
 
Burada, "eleştiriyorsunuz bir de siz söyleyin bakalım" dendiğinde, sosyalist politika açısından söyleyeceğimiz ilk şey devrim fikrinin yeniden rehabilite edilmesidir. Kapitalist toplumun siyasal bir süreçle, siyasal bir devrimle, kendiliğinden değil, kendi varyasyonlarından birine dönüşerek değil, siyasal bir süreçle, bir devrimle aşılacağını ve insanlığın ufkunda, başka bir yaşam kurulabileceğini, toplumların daha farklı yaşayabileceğini kabul ettiren ve bunu siyasal, kültürel ve entelektüel alanda yeniden gündeme taşıyan, yeniden tartışılabilir ve savunulabilir hale getiren bir siyasi çizgiye ihtiyacımız var.
 
Ancak bu siyasi çizgi güncel olanla, yani şu anda var olanla, yani şu anda mevcut olanla bağını koparmamak, mevcut olanı mümkünlüğün sınırına doğru ilerletmek zorunda. Ama sosyalist politikanın temel vurgusu bu mümkünlüğün sınırını kapitalizmin sınırında görmemesi. Yani bu mümkün olan eğer kapitalizmin sınırlarını aşıyorsa, bu sosyalist politika açısından kaçınılması kendini frenlemesi gereken bir alan değil tam tersine üzerine gidilmesi gereken bir alan olarak görülmeli.
 
Güncel olanla devrimi, kapitalizmi aşma fikrini birleştirmeye çalışan bu siyasi çizgiye Rosa Luxemburg’un devrimci reelpolitika kavramını uygun görüyorum. Gerçekten de bizim böyle bir şeye ihtiyacımız var. Ama böyle bir şey, yani şu anda kitle hareketinin çok olmadığı, kitlelerin pasifleştiği, sınıf mücadelesinde burjuvazinin çok avantajlı olduğu bir dönemde, yeniden toplumda sözü öne çıkartan, kitlere yeni bir hayat yeni bir düzen kurmayı mümkün kılacak bir sözün ortaya çıkması gerekiyor. Bu neredeyse kutsal kitaptaki gibi önce söz vardı diye başlayan bir girişe ihtiyacımız var. Ama bizim ihtiyacımız olan insanların dönüştürücü, özgürleştirici sözü. Eğer kitleler bu kadar hareketsiz ve pasifse, bizim Gramsci’nin dediği gibi bütün toplumsal alanlara nüfuz eden, toplumsal alanları dönüştürmeyi önüne koymuş, alçak gönüllü bir organik entelektüel faaliyete ihtiyacımız var. Yani bu entelektüel faaliyet bugün mesela çok itici gelen bir kavramla yola çıkabilir; kitleleri eğitmek. Kitlelere neo-liberalizmin vardığı yeri gören ve neo-liberalizmin aşılabileceğini anlatan, bıkmadan usanmadan sürdürülen bir çabaya ihtiyacımız var.
 
Belki bütün bu tartıştığımız noktaları, yani liberalizm ve ulusalcılık mevzularını aşan bir siyasi çizgi yaratmayı başarırız. Ben sözü Foti’ye devrederken böyle çıkış denemesini yapmak zorunda olduğumuzu tekrarlamak istiyorum.
 
Foti Benlisoy: Ben başlarken en başa döneyim, Uraz'ın bahsettiği bir kaba anti-liberalizm var, bu meseleye döneyim. Niye döneyim, çünkü zaman zaman şöyle tepkilerle de karşılaşabiliyoruz, biliyorum; yani bu sol-liberalizm meselesini tartışırken şöyle sorularla da karşılaşıyorsunuz: "hayır kardeşim, bunca meselemiz var, bunca tartışma var, bunca sorun var, şimdi birbirimizi yemek de doğru mu" falan gibi sorular söz konusu olabiliyor. Şimdi sol-liberalizm tartışmasını yapmanın nedeni tartışmayı yapan arkadaşların sekter, birtakım teorik detaylara takmış dogmatik manyaklar olması falan değil elbette. Sol-liberalizm meselesinin tartışmasını ve eleştirisini zaten bir iç konsolidasyon vasıtası olarak görmemek gerekiyor. Bizde maalesef böyle, değişik kesimler birbirlerine değişik siyasal nitelemeler yakıştırarak kendilerini konsolide etmeye çalışıyorlar. Bundan çıkartmak ve sol-liberalizm tartışmasını siyasallaştırmak gerekiyor. Siyasallaştırmak derken de sol-liberalizm dediğimiz akımın siyasal implikasyonları, siyasal sonuçları üzerine bir tartışma yürütmek gerekiyor kanısındayım. Ve sol-liberalizm dediğimiz akımın, yani sol-liberalizm derken çok kabaca sosyalist hareketin önceliğinin bir tür siyasal liberal talepler olması gerektiği, siyasal liberalizmin sosyalist hareketin stratejik hedefi ve önceliği olması gerektiğini vaaz eden akıma karşı yöneltilmiş bir eleştirinin yoğunlaşacağı alan bence -arkadaşlar da söylediler aslında, belirttiler- demokrasi meselesidir; demokrasiden ne anlıyoruz, demokratikleşme sürecinden ne anlıyoruz, hem aktüel olarak, hem Türkiye'de yaşanan süreç itibariyle, hem de daha genel bir demokrasi tartışması anlamında; yani "sosyalizm ile, sosyalizm hedefiyle demokrasi arasındaki ilişkiyi, rabıtayı nasıl kuruyoruz" gibi daha genel bir zaviyeden tartışmamız elzem. Çünkü, hani implikasyonları dedik sol-liberalizmin, esas sonucu sosyalist hareketin teorik ve fikri olarak, bir; teorik ve fikri olarak siyasal liberalizm tarafından kolonize edilmesi, sömürgeleştirilmesi, el konulması, iki; demokrasi mücadelesinin de yine siyasal liberalizm tarafından kolonize edilmesi. Bu iki alanda yürütmemiz gerekn bir mücadele, bağlamımız da demokrasi. Şimdi aktüel olandan biraz başlayalım, yani güncel olandan; tartışma, soru şudur aslında: Türkiye'de yaşadığımız süreç bir demokratikleme süreci midir, değil midir? Bu soruya vereceğiniz yanıtlar çerçevesinde, politik ayrışmalar bu soruya verdiğiniz yanıt çerçevesinde gelişiyor. Türkiye'de yaşanan süreci bir demokratikleşme olarak görüyorsanız, yani işe askeri vesayet rejiminin tasfiyesi... Ve dolayısıyla siyasal liberal çerçevede ilerleyen bir demokratikleşme süreci oalrak takip ediyorsanız tabii ki mesela işte referandumda "yetmez ama evet"in mantığı bu, tabii ki yeterli değil ama bu yönde bir süreç işlemeye başlamış ağır aksak, bunu da desteklemek gerekir. Bu, mantıksal olarak tutarlıdır, temelde sorun şudur benim açımdan: Bu süreci demokratikleşme olarak görebilir ve değerlendirebilir miyiz? Şimdi bu süreci demokratikleşme olarak değerlendirmeyen, görmeyenlerimizse iki ayrı pozisyonda olabilir: Bir tanesi "hayır efendim, bu yaşanan süreç demokratikleşme değildir, çünkü" diyerek saymaya başlar. Siyasal liberalizmin sınırları dahilinde kalarak, yani haklar ve özgürlükler, sivil haklar ve özgürlükler alanında kalarak -ki önemli meselelerdir kuşkusuz bunlar- mevcut iktidarı, son on yıldaki, son işte 8-9 yıldaki gelişmeleri bu zaviyeden eleştirebilir ve diyebilir ki "bak ne operasyonları oluyor, şu KCK davaları oluyor", örnekleri sayar sayar, diyebilir ki "hayır efendim bir demokratikleşme süreci yaşamıyoruz". Bu da çok meşru bir politik tutumdur. Bence bu kriterler açısından da değerlendirirsek bir demokratikleşme süreci yaşamadığımızı görürüz. Ama belki bu ikinci tutuma da söylenecek "yetmez ama evet"tir, yani yetmez ama evet derken, yeterli değildir bu tutum. Yani mevcut yaşadığımız sürecin sadece siyasal liberalizm, siyasal haklar, siyasal sivil haklar temelinde gerçekleşecek ... Sosyalist hareket açısından yeterli değildir. Bizim açımızdan yapmamız gereken -ki bunu birazdan yapmaya çalışacağım, biraz hızlı olacak kuşkusuz- demokrasiyle sosyalist hareket, demokrasi mücadelesiyle sosyalist mücadele arasındaki bağı yeniden tartışmak, demokrasi meselesini yeniden tartışmak, demokrasiyi kavramsal düzeyde yeniden ele almak ve onu siyasal liberalizmin tahakkümünden kurtarmak gibi bir çaba içerisine girmemiz gerektiğini düşünüyorum. Şimdi güncel olana geri dönelim; Uraz da bahsetti, Mahmut arkadaş da bahsetti, o yüzden çok hızlı geçebiliriz.
 
Şimdi bize tarif edilen, sunulan tablo esas olarak bir tür işte, -Uraz da söyledi- esas itibariyle bir Fransız Devrimi'ni 21. yüzyıla taşımış, tabii ki şeyi yok öyle çoraplar, külotlar giymiyoruz bacağımıza ama hani modern kostümlerle sanki Fransız Devrimi'ni yeniden yaşıyoruz. Ancien Regime dedikleri eski rejim var, bu eski rejim işte Kemalizm, bu çözülüyor, niye çözülüyor işte biliyorsunuz değişik yanıtları, işte otantik bir burjuvazi yükseliyor, yükselen bir burjuvazi bu mantık zaviyesinde bir siyasal liberalizme havale, demokrasiyi siyasal liberalizme havale eden bir mantık silsilesi içerisinde demokrasi mücadelesi için bir burjuvazi bulmak gerekir, yoksa icat etmek gerekir. Böylesine bir yükselen burjuvazi olmalı, otantik burjuvazi deniyor, başka şeyler deniyor, çevre burjuvazisi deniyor, vesaire... Bu yükseldiği için de eski rejimi, bürokratik askeri vesayeti tasfiye ediyor. Şimdi kabaca, çok kabaca yapılan tanım bu. Tabii bir soru var, Uraz da bahsetti, yani bu mesela çok tarih dışı bir Kemalizm algısı; 30'lardaki Kemalizm denen şeyle 60'lasrdaki Kemalizm arasındaki muazzam farkları o dönem içerisinde farklı siyasal fikir ve akımların Kemalizm yorumları neler? 80'lerin Atatürkçülük denen Kemalizm'ini vesaire, hiç algılayamayan, Kemalizm'e böyle tarih dışı bir homojenlik atfeden bir yaklaşım bu. Sanki ezelden ebede, hatta İttihat Terakki'ye götürüyorlar biliyorsunuz, ezelden ebede bir Kemalizm, Kemalist ittihatçı zihniyet var ve esas olarak Türkiye'deki siyasal süreçleri bu zihniyet ve ona karşı verilen tepkiler olarak açıklayabiliriz. Son derece tarih dışı bir anlayış var. Bunun tabii ki eleştirisini geliştirmek gerekiyor. Bununla paralel olarak, yani Türkiye'de yaşanan askeri diktatörlük süreçlerini sınıf mücadelelerinden, sınıf ilişkilerinden, sermaye birikimi süreçlerinden bağımsızlaştırma; yani hiçbir şey anlayamazsınız. 12 Mart'la 12 Eylül'ü mesela kıyaslayın, oradaki toplumsal ittifakları, oluşan sosyal, siyasal blokları anlayamazsınız bu anlatı içinde. Bu anlatı çok basittir, yani birtakım askerler, paşalar kendi iktidarlarını sürekli olarak, kademe kademe geliştiriyorlar, bu çok gerçi bir şema ama hiçbir şekilde açıklayıcı bir şema değil. Aradaki farkları, alınan pozisyonları, darbeleri, askeri diktatörlük rejimini destekleyen sınıfsal blokları vesaire, ona karşı, onun karşısında yer alan toplumsal kesimleri, dolayısıyla yaşanan mücadeleyi hiçbir şekilde anlamanız mümkün değildir. 12 Eylül'ü filan da anlamak hiçbir şekilde mümkündür, çünkü hani, belki daha sonra söyleyeceğim bir şeyi şimdi söyleyeceğim ister istemez, demokrasi meselesini, otoriter devlet meselesini sol-liberal pozisyon sanki Türkiye'ye has bir durummuş gibi ortaya koyuyor. Ne yapıyor, işte esas itibariyle Türkiye'yi bir tarihsel istisna olarak değerlendiriyor, Uraz bahsetti yani işte burjuva demokratik dönüşüm, burjuva devrimi yaşanmadı, sivil toplum gelişmedi, dolayısıyla şimdi biz ne yapıyoruz, kaçırdığımız treni iki yüz yıl sonra yakalamaya çalışıyoruz. Şimdi istisna olarak gördüğümüz için kendimizi bu çerçevede demokrasi meselesini sanki sadece bizde var olan, otoriter devlet meselesini sadece bizde var olan bir sorun gibi görüyoruz. Halbuki mesela 12 Eylül militarizmi, unuttuğumuz bir şey var, aynı zamanda neo-liberal militarizmdir. Yani neo-liberal devlet, yani işte bu tartışma taaa 70'lerin sonundan başlar, Poulantzas'dan başlar filan başlar, neo-liberal devlet otoriter devlettir, daha otoriter devlettir, daha araçsal bir devlettir, hani bu devlet tartışmalarında burjuvazinin daha fazla kullandığı, artık doğrudan kullandığı bir baskı aygıtı karakteri, başka boyutları da, veçheleri de var kuşkusuz ama daha gelişmiş devlettir. Dolayısıyla bu otoriterlik ve otoriter devlet meselesini sanki sadece Türkiye'ye has bir mesele olarak tartışmak, Türkiye'deki işte bu eski rejime has, askeri vesayete has bir mesele olarak tartışmak da oldukça problemli. Bu dolayısıyla hakikaten demokrasi meselesini tamamen sınıfsal, sosyal süreçlerden, sermaye birikim süreçlerinden bağımsız bir mesele olarak almaya yol açıyor.
 
Uraz bahsetti, başka bir problem de var. Yaklaşım meselesi sadece teorik bir problem değildir, aynı zamanda politik bir meseledir. Sol-liberal denen çevrenin ya da bu nitelemeyi atfettiğimiz fikri akımın söylediği çok kabaca şu: Yani esas itibariyle bizim önceliğimiz bugün Türkiye'de bir olağan ya da normal -tabirler problem, demin bahsettiğim gibi Türkiye'yi bir istisna hali olarak görmekle alakalı- olağan bir demokrasi, Batı tipi bir demokrasi haline getirmek siyasal önceliğimizdir, bütün mücadeleler, bunun dışındaki, bunun haricindeki bütün mücadeleler ya ertelenmeli ya da buna tâbi kılınmalıdır. Şimdi aşamacılığın pratik sonucu da budur, yani nedir? Mahmut'un söylediği, devrimci reel politika, yani sosyalizm meselesiyle demokrasi meselesi arasında hiçbir köprü kurmamak, bir öncelik-sonralık ilişkisine sıkıştırmak. Bu anlamda yine şey sorunu da var tabii ki; demokrasiyi esas itibariyle siyasal bir mesele olarak görmek, sosyalizmi de salt iktisadi bir mesele oalrak görmek. Çünkü hani biz şey gibi eleştirdiğimizde sol-liberal diye tanımladığımız çevreleri; "Ya işte AKP liberal bir hükümet nasıl aynı zamanda demokrat olabilir ya da demokratik reformlar yapabilir; biraz önce şeyden bahsettik, hani şimdi neo-liberalizm sadece bir iktisadi model değil ki, bütün sosyal dokuyu, yapıyı yeniden yapılandıran, Mahmut arkadaş çok güzel özetledi yani, ahaliyi, ezilenleri, halkı güçsüzleştiren bir şey, güçsüzleştirdiği için zaten demokrasiyi zayıflatan bir şey. Dolayısıyla hani en başarılı, Turgut Özal'dan sonra ve Turgut Özal'ın fevkinde başarılı neo-liberal hükümetler silsilesi AKP'yken nasıl bir demokrasiden bahsedilebilir dendiğinde buna cevap "efendim o iktisadi bir mesele, zaten bütün dünyada oluyor bu, bizdeki siyasal bir mesele esas olarak". Şimdi bu iktisatla siyasal arasındaki bağı tamamen koparmak biliyorsunuz burjuva düşüncesinin tipik klasik özelliklerinden kapitalist bağlamdaki demokrasinin zaten bizler açısından sorunu şu değildir: Efendim burada az demokrasi var, biz daha fazlasını istiyoruz. Bir nitelik meselesi değil, bir kopuş meselesi, şu anlamda; ya da niteliksel bir farklılıktır. Kapitalizm bağlamındaki demokrasi siyaset ile iktisat, özel ve toplumsal, kamusal ayrımlarını yaratarak demokrasiyi çok sınırlı bir alana hapseder. Dolayısıyla artığın temellükü, dolaşımı, dağıtımı süreçlerini depolitize eder. Biz sosyalistler açısından bütün bu süreçlerin siyasallaştırılması, demokratik karar mekanizmalarına tâbi kılınması gerekir. Öyleyse sosyalist demokrasi ile kapitalist bağlamda demokrasi arasında böyle niteliksel bir fark vardır. Aynı şey .... O da özel-kamusal ayrımı. Hele söz konusu olan bugün yaşadığımız, yani AKP, Sarkozy, Berlusconi; bunlar aynı zamanda çok neo-muhafazakar rejimler. İşte aile, din, vesaire falan... Özel olarak tanımladığı alanı da, patriyarkal kapitalist bağlamda, sosyalist hareket politize eder. Özelinde siyasal olduğu ve siyasal karar mekanizmalarına tâbi kılınması gerektiğini söyler. Bu farklılık bir yana, demokrasi meselesi bizim açımızdan aynı zamanda şey... Oligarşi, monarşi; "demarşi" demez mesela, "demoarşi" demez, çünkü niye; oligarşi, monarşi aslında kabaca işte monarklık, hükümdar ilkesine dayanan, o ilkeyi meşrulaştıran, oligarşi bir azınlığın ilkesiyle meşrulaştırılan bir iktidar. Demorkasi sadece "demos"a dayandığı için meşru olan iktidar değil. "Kratos", Yunanca'da her devlet eski anlamında bir dayatma, zorlama hatta şiddet anlamında ifade eder. Demokrasi hem daha sert bir şeydir, o da taa Aristoteles'e kadar falan gider demokrasi tartışması; demokrasi meselesi şey değildir, asla olumlanan bir laf değildir. Alt sınıfların, halkın, yoksulların, plebyenlerin diktatörlüğü olarak tanımlanır. Ve uzun zaman da böyle gitmiştir. Demokrasi lafının, lafzının daha pozitif bir mana kazanması, burjuva mahfillerde ya da egemen sınıf mahfilinde çok daha yenidir, Soğuk Savaş dönemindedir. O zaman, tabii daha öncesi de var, daha önceki denemeler de var ama siyasal liberalizm ile demokrasi meselesi eşleştirilmeye başlıyor. Dolayısıyla bizim açımızdan, yani bırakalım siyasal ekonomi meselesinin alanlarına dair birlik fikrinin, aynı zamanda bizim için demokrasi meselesi aşağıdakilerin gücü meselesidir. Mahmut arkadaş çok güzel özetledi, neo-liberal bağlamda aşağıdakilerin gücü nasıl zayıflatılıyor, nasıl geri çekiliyor, demokrasi bizim aşağıdakilerin, güç derken, aşağıdakilerin, ezilenlerin kendi kaderlerini tayin etmesindeki güç artar mı azalır mı, bizim için demokrasinin tek standardı budur. Sivil siyasal özgürlükler, sivil politik eşitlik, bunlar elbette önemlidir ama bizim için sosyalist bir zaviyeden demokrasi açısından temel standart aşağıdakilerin kendi kaderlerini belirleme, dolayısıyla öz örgütlenme ve öz eylemlilik güçlerinde bir artış mı vardır, azalma mı vardır. Bu zaviyeden baktığımızda son on yılda sadece Türkiye'de değil elbette, bütün dünyada bu açıdan bir ciddi gerilemenin yaşandığını görüyoruz. Dolayısıyla demokrasi meselesine, demokrasi tartışmasına yapacağımız müdahalelerin de bu alandan olması gerekiyor. Tabii demokrasi o kadar yozlaştırılmış bir kavram haline geldi ki, özellikle bu AB sürecinde biliyorsunuz işte Doğu Avrupa'da bürokratik rejimler çözülünce, onların AB'ye üyelik süreci söz konusu olunca, işte orada hem piyasa reformları, hem de birtakım siyasal reformlar gündeme geldi. Demokrasi meselesi artık iyice şeye sıkıştı -biz de bunu kullanıyoruz- birtakım kriterlerin, reform kriterlerinin, -bizde bu Kopenhag Kriterleri'ydi hatırlıyorsunuz- bu ülkelerde birtakım kriterlerin hükümetler tarafından, yani o reformların parlamentodan ne kadar hızlı geçirildiği, -bazen de parlamentodan bile geçirmediler, kanun hükmünde kararnamelerle geçiriyorlar zaten- onlasrı ne kadar hızlı geçirip geçiremediği. Bu performans iyiyse, o reformlar hızlı ilerliyorsa demokrasi gelişiyor ve dolayısıyla demokratik performansı, demokratik kalitesi yüksek bir hükümet oluyor. Reformlar yavaş geçiyorsa o zaman demokratikleşme süreci yavaş işliyor. Demokrasi meselesi, demokratikleşme meselesi bu liberal jargon çerçevesinde -biz de AB tartışmasını yaşadık- bir teknik, teknokratik reformlar sürecine indirgendi. Bu da çok problemli, yani niye problemli? Çünkü kitlesel mücadelelerler, kitlesel radikal toplumsal seferberliklerle, mobilizasyonlarla demokrasi mücadelesi arasındaki bağ koptu. Demokrasi bu tarif çerçevesinde artık kitlelere bırakılamayacak kadar önemli ya da önemsiz bir hal -nereden baktığınıza bağlı olarak değişir-. Halbuki son 200 yıldır en azından demokrasi alanında, demokratikleşme alanında en basit siyasal haklardan çok daha gelişkin örneklere kadar yaşanmış bütün olumlu, daha kalıcı, süreklileşmiş kazanımların arkasında radikal kitlesel kopuşlar, toplumsal mücadeleler vardır. Hangi tarihsel örneğe bakarsak bakalım, bu anla yaşamak, bize demokrasi meselesini böylesi mücadelelerden kopartan ve AB üyelik sürecine endeksleyen, AKP'nin iktidardaki reformları uygulama performansına endeksleyen bir tür Adam Smith sanki yeniden canlandı, siyasallaştı, sol-liberal diyebileceğimiz bir çerçevede yeniden doğdu. Smith ne diyordu: bu toplumsal düzeni yaratan bakkalın, çakalın, kasabın, fırıncının böyle toplumsal dayanışmaya önem vermesi değil, tam tersi, o kendi bencil çıkarlarını gözetiyor, fakat o gizli el, bencil çıkarlarını gözettikçe o bir gizli el var, o piyasada dengeyi yaratıyor. Şimdi siyasal düzlemde, bugün sol-liberal çerçevede söylenen, bize söylenen ne? "Ya AKP işte tabii ki demokratikleşmiş". Arkadaşlar biliniyor ki AKP'nin tabii ki böyle demokratik refleksleri, siyasal geleneği, vesairesi falan filan yok, varsa bile çok zayıf. Canım tabii ki esas itibariyle kendi iktidar pozisyonunu kurmak ve işte asker vesaire onunla kavga, çatışma içerisinde konjonktürel olarak birtakım reformlar yapıyor. Yani bize söyledikleri şu: AKP'nin iktidarda kalma çabası ve bencilliği böyle makro bir süreç içerisinde demokratikleşmeye dönüyor. E hani ama şey, Fransız Devrimi? Şu anlamda söylüyorum: Bize söylenen hikâye Fransız Devrimi'ne benziyor ya, eski rejim devrilecek, burjuvazi yükseliyor falan filan... Bir sol okuması içerisinde arkadaşlar, Fransız Devrimi'nin en önemli tarihsel aktörü yükselen burjuvazi filan değildir. İşte "baldırı çıplaklar" denen "les sans culottes"; Fransızcam da yok. Baldırı çıplaklar denen o plebyen, aşağıdan gelen harekettir. O olmasaydı zaten Fransız Devrimi muhtemelen 1789'la sınırlı kalırdı, yani bir tür anayasal monarşiyle sınırlı kalırdı. Ama o aşağıdan gelen radikal dalga, 1791-92-93, oradaki demokratileşme dalgasını çok daha kalıcı, çok daha radikal, çok daha keskin, çok daha halkçı, çok daha eşitlikçi bir düzleme çekti. Bizde denklemde bugün eksik olan odur. "Bir demokratikleşme süreci yaşıyor muyuz" sorusuna verilecek iki cevap var: Bir; aşağıdakilerin gücü azalıyor. İki; buna bağlı olarak, zaten aşağıdakilerin gücü azaldığı için aşağıdakiler sahada değiller, denklemde eksik olan bu. Ve bizim hani demokrasi tartışmasında bir aktif müdahalemiz olacaksa tam da bu eksik olan yönü ortaya çıkarmakla ilgili bir şey.
 
Ben konuyla biraz alakasız ama alakılı bir şeyle bitirmek istiyorum. Bazen de şöyle bir karamsarlıkla; 80'ler ve 90'lar hakikaten yenilgi yıllarıydı, özellikle bizim açımızdan ama bütün dünyada. E zaten; şimdi biz şaşırıyoruz işte, sol totaliterdi, milliyetçiydi, darbeciydi falan filan diye bir dizi oluştu ve dizi bir ezbere dönüştü. Yazılı medyada, basılı medyada, görsel medyada, her yerde kafamıza kakılıyor, bu sanki Türkiye'ye has bir şeymiş gibi düşünüyoruz, değil. Yani hiç değilse 80'lerin sonundan itibaren, işte bahsettiğim gibi "tarihin sonu", liberalizm, yani şey de çökünce, bürokratik rejimler çökünce liberalizm artık insanlığın -tarihin sonu ne diyor, ideolojiler bitti demiyor- tam aksine, liberalizmin küstah zaferi var. İnsanlık 250-300 yıldır o modern tarih içerisinde oradan oraya koşturdu, bir sürü şey denedi, sosyalizm, şu bu falan filan, hepsinden yıldı, hepsinin korkunç işte aşırılıklara yol açtığını gördü ve artık '89 sonrasında liberalizmin o dingin sularına, hani hep söylenir ya "mükemmel bir rejim değil ama hiç olmazsa en insani, en uygun, en pratik rejim", oraya sığındı. Beklenti ufkunun daralması bu. Bu bağlamda ne oldu? Sol ile sağ, daha doğrusu komünizm ile faşizmi özdeşleştiren, bir tür totalitarizm olarak eşdeğer kılan bir tarih yazımı akımı bütün düyada gelişti. Sadece Türkiye'de değil; yani işte bizde "Deniz Gezmiş darbeciydi" diye aslında o şey basıyor, o tarih yazımı basıyor; o tarih yazımı daha korkunç şeyler de söyledi. İşte Nazizme yol açan aslındaBolşevizmdi. İşte "kızıl totalitarizm" ile "kahverengi" ya da "kara totalitarizm"; faşizm ile komünizmin aşırılıklar, iki totailtarizm, onların karşısında burjuva demokrasisi, liberal demokrasi. Bu zaten algıdan çıkmak belki gerekiyor. Bir yandan da çıkıyoruz, dünya hani ne 80'lerin dünyası, ne 90'ların dünyası, biraz etrafımıza bakalım. Tabii ki çok ciddi yenilgiler var, biz hâlâ iki çifte yenilgi yaşamış... Biz derken biraz daha genel düşünmeye çalışıyorum. Bir; 70'lerin sonundan itibaren, 68'in radikal dalgası, 702lerin ortalarından itibaren, 68 radikal dalgası geri çekiliyor, neo-liberalizm ve işçi sınıfı hareketinde ciddi ve diğer büyük toplumsal mücadelelerde ciddi gerileme... İkinci yenilgi, 89'da yaşanan yenilgi; bunu tartışabiliriz, bu yenilgi 20'lerin ortasında yaşanmaya başlanmış bir yenilginin ileri, kronik hale gelmesiyle çözülmesi bence ama bunu da tartışabiliriz. O iki yenilgiyi tabii ki aşmış değiliz, ama içerisinde yaşadığımız dünya da 80'lerin dünyası değil artık, etraflı düşünüp yakınlarımıza bakalım artık. Latin Amerika'ya bakmaya gerek yok, Avrupa mesela bugün hem demokrasinin -işte Avrupa'da artık siyasal hayat polarize oluyor, yani aşırı sağ ve aşırı solda kabarma var ve yeni siyasal aktörler bunlar. Yunanistan, İtalya, Fransa, İngiltere, Portekiz çok ciddi toplumsal... Hani bir tür hayal anlamında şeyi söylemiyorum ama- politika geri dönüyor aslında. Yani kuşkusuz bir post-politik çağ yaşadık ama politika, toplumsal mücadeleler, klasik birtakım tartışmalar, parti, siyasal stratejiler, hatta belki bir dönem sonra devrim; bilinmez ama bir radikal kopuş fikri yaygınlaşıyor. Dolayısıyla çok da şey olmamıza gerek yok -böyle bir naif olacak belki ama olmadığına da inanıyorum- çok da böyle elimizi, dilimizi titrek alıştırmamıza gerek yok; başka bir tarihsel döneme giriyoruz, aslında o başka bir tarihsel dönem çok daha kritik bir dönem. Çünkü yaşanacak mücadeleler aslında demokrasinin kaderini de tayin edecek mücadeleler. Biz sosyalizm meselesiyle, mücadelesiyle demokrasi özdeşleştirebilirsek ancak demokrasiyi kurtaracağız gibi geliyor. Yoksa hani demokrasi AKP, AB, işte Barroso, Berlusconi, Sarkozy falana bırakılamayacak kadar önemli bir şey.  
 
İzleyicilerin katılımıyla soru, cevap ve yorum bölümü
Z. Yörük: İki sorum var. Bir tanesi eleştirel bir soru. Tarihsel süreç içinde, bu tarih kesiti içinde cereyan eden en önemli politik hareketlerden Kürt hareketinin bu bahsin neresinde olduğuna hiç değinmediniz. Bu bilinçli bir görmeme hali mi? Birisi bu. İkincisi ütopya fedası meselesi. Biraz ütopya fedasını sizde de gördüm, bu da bir eleştiri. Sola liberal aşı düşüncesi, aslında yaşanan sosyalist deneyimlerin ve hataların teokratikleştirilmesi, orada bireyin ihmal edilmesi, birey kavramının ve liderlerin tanımının çok fazla iç içe geçmesi v.s meseleleri de göz önüne alınarak düşünülmüş bir şey. Yalnızca neo-liberalizmin gelişimiyle olmuş bir durum değil, kökünde böyle bir şey var. Bu hâlâ geçerli mi, değerli midir sizce? Böyle bir arayış. Bu anlamda liberal düşünce ve teoriyle, sosyalist teori ve düşüncenin bu tartışmanın ötesinde özerk bir yeniden ilişki kurulması gerekmez mi?
 
F. Benlisoy: Kürt hareketi meselesini, gerçekleştirdiğimiz bu tartışmayla nasıl bağlantılandırabiliriz? Şu açıdan olabilir; hepimizin çok açık seçik görebildiğimiz gibi, son 10-15 senede Kürt ulusal hareketi, Türkiye’de sayılabilecek, ciddiye alınabilecek en toplumsal muhalefeti, bir toplumsal mücadele söz konusu. Bir takım demokratikleştirici potansiyelleri var. Daha güncel bir tartışma olarak şöyle söyleyebiliriz: Bir açılım sürecinden bahsediliyor ya, bu açılım süreci içerisinde tartışmayı nereden kurabiliriz? AKP’nin bu meseleyi çözme niyeti ve AKP’nin hayırhah düşünceleri midir yoksa Kürt hareketinin toplumsal mücadelesi, siyasal gücü, stratejisi, doğrusu, yanlışı v.s bunun sonucu mudur? Bence Kürt Hareketinin performansını bu çerçeveye dahil edeceksek, tam da buradan en küçüğünden, en büyüğüne demokratik kazanımları ancak toplumsal mücadelelerle, kitle mücadeleleriyle söz konusu olabileceğine dair bence iyi bir örnek. Bu çerçevenin dışında değil tam da en göbeğinde değerlendirmek gerekiyor.
 
M. Eşitmez: Kürt meselesinde, ben tam da sosyalist politika için öğretici bir süreç yaşandığını düşünüyorum. Foti’nin dediği gibi açılım politikasının çok daha silikleri, demokratikleşme konusunda, sivilleşme konusuna geldiğinde sosyalist solda, rotayı değiştiren, yani ‘AKP de fena işler yapmıyor’ diyen ciddi bir koro oluşuyor. Ama Kürt politikası konusunda, mesela Habur’dan girişler olduğunda, en radikal, en pik noktasına geldiğinde Kürt hareketi bu tuzağa düşmedi ve bağımsız çizgisini koruyabildi, AKP’nin niyetinin ne olduğunu bence çok iyi sergiledi. Sosyalist sol açısında Kürt hareketinin Kürt meselesinde aldığı tavır çok öğretici bir tavırdır.
 
F. Benlisoy: Habur örneği üzerinde durmamız gerekir gibi. Habur’da AKP’nin yapmaya çalıştığı şuydu açıkçası: Gizli gizli götürelim, çok fazla patırtı çıkmasın Bu, işi yukarıda çözmeye dönük bir perspektifti. Kürt hareketinin de orada yaptığı bu işi tam da kitleselleştirmek. Barış meselesini, barış mücadelesini seferber etmek ve Habur’dan girişleri kitlesel bir mücadele ve şenlik havasına büründürmek açısından da değerlendirebiliriz. Çözümleri yukarıda mı arıyoruz? Aşağıda bir yerlerde mi arıyoruz? Bizim açımızdan referans noktamız, yukarıdaki görüşme ve pazarlıklar mı, yoksa aşağıda gerçekleşen mücadeleler mi?
 
U. Aydın: Sosyalist yapılar içerisinde, bireyin var oluş sorunları ve sosyalistlerin devletler içerisinde bireyin atomize oluşu, söz hakkının olmayışı, bireysel haklarının giderek törpülenmesi v.s meselesi ile cebelleşmek istiyorsak, liberalizme kadar gitmeye gerek yok. Anarşist geleneğin kendisi yüzyıllardır yapıyor. Hakkını vermek lazım, doğru eleştiriler getirdiğini düşünüyorum. Radikal anti-kapitalist kopuş perspektifi içinde birey sorunu ile ilgilenmek istiyorsak, liberter, anarşist geleneklerde bir yığın katkı bulabiliyoruz diye düşünüyorum. Kendimi Marksist olarak tanımlamakla birlikte kendimi çok uzak hissettiğim akımlar da değildir bunlar. Benim geleneğim içinde, 4. Enternasyonalist gelenek içinde liberter Marksist eğilim de vardır çok net olarak. Birey sorunundan, birey haklarından bahsederken, sosyalizmin bir eleştirisi olarak esas olarak Sovyetler Birliği’ne bakılacak olursa, benim geleneğimin de, yani devrimci Marksist geleneğin, Troçkist geleneğin de, bu noktada gayet ufuk açıcı eleştirileri olduğunu söylemem gerekir. Her zaman için değil ama belli bir dönemden sonra 1925-26’dan sonra bu noktada ciddi eleştiriler başlamıştır. Uluslararası bir siyasi gelenek olarak 4. Enternasyonal’in kendisi, daha önce dediğim gibi başka türlü tahakküm biçimlerinden sadece birisi olarak, işçi, sınıflar küme olarak algılanıyordu. Diğerlerine bakalım, bireyler meselesi içerisine bu da girer diye düşünüyorum, bütün bu konularda da açıkçası alnımızın ak olduğunu düşünüyorum. Kadın meselesi konusunda, gay-lezbiyen özgürlükleri meselesi konusunda ve başka bir dizi etnik tahakkümler konusunda da çeşitli programatik metinlerimiz de mevcuttur. Türkçede bunlar bulunabilir. Şunu anlıyorum; 80’lerden sonra bir dalgadan bahsederken, liberal sol dalganın ilk gelişmesinden bahsederken, bu sadece 12 Eylül’ün yenilgisi ve üzerine neo-liberal dönüşüm değildi. 12 Eylül bir şok anı olmuştur. O şok anıyla birlikte, bir dönem önceki bir yığın sorunu da, bütün o militan çizgi ve radikalizm içinde çok da dillendirilmeyen bir dizi sorun da ön plana çıkar. Tam da işte örgütlenme yapısının aslında ne kadar askeri bir yapı olduğu, kadınların buradaki konumunun pek de hayırlı olmadığı, örgüt içerisinde söz hakkı, hiyerarşik bir örgütlenme modeli falan bütün bunlarda bir dizi kadroyu, sadece merkezi değil, alt kadroyu giderek sosyalist hareketten, biraz daha teorik söyleyeyim Marksist hareketten uzaklaşmaya da götürmüştür. Bu da esas olarak, tam da bu örgütlenme biçimlerinin çoğunun, açıkça söyleyeyim, Stalinizm’den devralınmış olmasından kaynaklandığını da düşünüyorum. Başka bir derdimiz de tarihsel yenilgiler dizisinin bir ürünüdür. Bir diğer tarihsel yenilgi olan Sovyetler Birliği’ndeki bürokratik karşı devrimin sonuçları olarak da bunlar tartışılabilir. Sorunuzu biraz aştı herhalde cevabım ya da sorunuza cevap verebildim mi bilmiyorum, bu konuda söyleyebileceklerim bu düzeyde.
 
F. Benlisoy; Biraz uzatmak olacak belki ama Uraz’ın dediğini teyit eden, tekrar eden, dolayısıyla zaman çalan bir şey olacak ama bence bizim şeye ihtiyacımız var mı bunu gerçekten tartışalım. Sovyet deneyimini ele alırken ve eleştirirken, bir liberal girdiye ihtiyacımız olduğundan çok emin değilim. Taa 1918 sonlarına gideriz, Rosa Lüksemburg yazıyor zaten: ‘Siz bu demokratik alanları ortadan kaldırırsanız, geriye sadece bürokrasi kalır’, 1918’in sonunda. Çok sahip çıkar Sovyet Devrimi'ne, içeriden bir eleştiri yapar. Benim nazarımda bu eleştiri daha kapsamlı hale getirilmişti sonra ama bu eleştiriden başka bir liberal katkı ne olabilir bilmiyorum. Bir dizi eleştiri var, Anarşist gelenekten, Emma Goldman’ın Sovyetler Birliği üzerine yazıları var birkaç yıl sonra. Troçki falan gidiyor. Dolayısıyla bu deneyimi eleştirirken pek emin değilim bunun liberal eleştirisinin de ne olduğunu çok anlayabilmiş değilim aslında. Son dönemde bahsettiğim bu liberal anti totalitarizm var, yani bu bir totalitarizm ve bireye çok önem vermedi gibi. Bunun da çok açıklayıcı tarihsel bir şema olduğunu düşünmüyorum. Bunun popüler kültürdeki örnekleri Soğuk Savaş dönemde çok yaygındı zaten. Dr. Jivago filmini düşünün, Dr. Jivago filminin temel teması, Bolşevikler, manyak histerik tipler olarak gösteriliyor. Dr. Jivago gibi, şair, duygusal, aşık gibi bir insanın onun bireyselliğini eziyor. Bu eleştiri dizgesi, tarihsel toplumsal anlama noktasında ne kadar hizmet eder emin değilim, çok da ihtiyacımız yok gibi geliyor bana.
 
M. Eşitmez: Sosyalizmi eleştirmek gerekiyorsa, önce biz eleştiririz diyerek kapatıyoruz bu bölümü.
 
Z. Yörük: Aynen Mahmut’un dediği gibi yapıyoruz. Nedir alacağımız şeyler? İfade özgürlüğünü ele alalım. 91’in ötesinde bir şey yazıldı mı, ya da yaşandı mı? Ben bilmiyorum. Yaşanmadı. Proletarya Diktatörlüğü bin kat daha demokratik olacaktı, oldu mu? Bin kat daha demokratik olmadı. Olmamasının sebebi nedir? Sadece bir Stalinist cephe tarafından ele geçirilişinden mi ibaretti? Yoksa teorinin kendisinde mi bir sorun var. Yani Marksist teoride totaliter bir eğilim var mı, yok mu ve bu eğilimleri veren teoriyi nasıl karşılaştırır, ne yapabilirsiniz? Özünde Marksizm içindeki liberal eğilimin ortaya çıkışındaki esas soru buydu. Sadece deneyim değil, aynı zamanda teorinin kendisine kadar giden bir soruydu bu.
 
 
F. Benlisoy; Bir kere temel bir hata yapıyoruz. Sovyetler Birliği tartışmasına dönüyor ister istemez, ne kadar gerekli bilemiyorum ama bu zamanımızı alsa da devam edeyim. Şu hatayı yapıyorsak çok vahim zaten: ‘Stalin ve şürekası geldi, her şey kötü gitti, keşke Troçki ve şürekası olsaydı ya da Lenin’in ömrü vefa etseydi de Sovyetler Birliği bir altın çağa doğru gitseydi’ gibi. Bu kişiler meselesi hiçbir zaman olmadı, böyle bir tarif yoktu zaten. Varsa da histerik bir takım Troçkist çevrelerde olabilir. ‘Satılmış önderlikler var, bir temiziz, bizim de hakkımız yendi’ falan filan gibi bir mantık zaten temelinden yanlış. Stalin geldiği için Sovyet Devrimi yenilmez, Sovyet Devrimi yenildiği için Stalin gelir. Stalin dediğimizde bir bürokrasi hakim olur. Rosa Lüksemburg’un dediğine geri dönelim. Yani, uygulanan politik hataları tartışırız, hepsini Kronstadt’ı falan filan, iç savaş, iç savaşın yarattığı ve o idealin yarattığı şeyleri tartışırız. İşçi sınıfı kalmıyor zaten, 18-19’da yok. Dayanabileceği tek nokta bürokrasi oluyor. Bir tarihsel toplumsal süreç var, devrimin tecrit olması Rusya’da, yayılmaması, o büyük toplumsal tahribat, açlık v.s devrimin, tek yegane dayanağı olarak bürokrasi olarak gözüküyor. Kalan işçi sınıfı rakamları vardır, mesela Petersburg işçi sınıfı, devrimi yapan. Yok, ya ölmüş ya da kalmışsa parti bürokratı, aygıt adamı olmuş. O toplumsallık içinde zaten devrim ve devrimin geleceğine ilişkin daha muhafazakar, daha devletçi, daha milliyetçi bir görüş doğuyor. Bunlar, kenarda, kıyıda otoriter, milliyetçi, devletçi, Stalin ve şürekası bekliyor da devrim zayıfladığı zaman üzerine atlayalım demiyorlar, bir başka tarihsellik böylesi fikirlerin, böylesi kadroların önünü açıyor. Dediğim gibi, Stalin geldiği için yenilmiyor, yenildiği için Stalin geliyor. Dolayısıyla açıklamada araba ve atları hangi sıraya koymamızla ilgili bu mesele. Yine ona geleyim, düşünce, ifade özgürlüğü v.s falan filan sanki bunlar sosyalist harekete dışsal şeylermiş gibi tartışıyoruz. Ondan emin değilim, çok gerilere kadar gidelim. Düşünce, ifade özgürlüğü meselesini bir tür liberalizm, siyasal liberalizm ile özdeşleştirebiliriz ama sosyalizan, eşitlikçi v.s hareketlerin de bundan ayrıksı, bundan farklı böylesi bir eleştiri içinde değil.
 
T. Ozan: Mahmut dedi ki; devrimci reelpolitikaya ihtiyacımız var. Ama devrimci reelpolitika nerede olacak. Yani, ilerlemeci bir tarih fikri var, devrimci anlayışımız var, bir aşamacılığımız var yani ilkel toplum diye saymaya başlıyoruz. Ama köleci toplumu, feodal toplumu arasında ya da feodal toplumla kapitalist toplum arasında bir sürü ara aşama, bir sürü ara süreçler, tarihin önemli bir kesimi buralarda gizli. Yani bilebildiğimiz birçok şeyi, yeni yeni birçok şeyi buralardan görebiliyoruz. Örneğin, Sümer Rahip Devleti'ni yeniden burada tartışmaya başlasak, oradan bir sürü şeyi alabiliriz. Bu anlamda bugüne kadarki, Hegelci, ilerlemeci tarih teorisinin reddedilmesi gerekir. Bu anlamda tarihin bir kopuş teorisi olduğunu, bir tarihsel olayın bir mutasyon olduğunu görüp de tartışmak gerektiğini düşünüyorum. Ve tarih fikrini buradan kurmadan, bizim devrim fikrini realize etme şansımız yok. Yani evrimci, aşamacı bir mantıkla, biz tarih fikrini kesinlikle ve kesinlikle realize edemeyiz. Diğer mesele de, Zafer’in söylediği meselede şöyle haklı bir yönü var, arkadaşlar onu söylemediler. Tabii ki, 4. Enternasyonal fikri kendi iç tutarlığı olan siyasettir ama mesele de tarihsel bir kopuşta vardır. Nedir bu? Kronstadt. Açık konuşalım, Kronstadt’ta öldürülenler Bolşevik Partisi üyeleridir. Bunu herkes bilir, bu işin başında Troçki de var, Lenin de var, Stalin de var. Stalin bir darbeyle bu işi ele geçirmez. O anlamda Foti’nin dediği doğru ama yetersiz. Mesele şu, özgürlük fikrinden neden koptuğumuz meselesi. Bundan koptuğumuz anda devrim geri çekilmeye başlıyor. Bütün dünyada gerçekleşen devrimci hareketlerin yükseliş, kabarış döneminden sonra dalganın geri çekilme sürecinde özgürlükler feda ediliyor. Tüm dünyada böyle oluyor. Meseleyi bu basitlikte tartışmak lazım. Yoksa, Troçki, Stalin tasfiyesi farklı şey olacak mı? Bence olmayacak. Buna biraz böyle bakmak lazım.
 
F. Benlisoy: Genel olarak iki tane mesele var. Bir tanesi, bu Sovyet meselesi. Bunu uzun uzun tartışmak gerekiyor. Burada ben konuşurken umarım anlatabilmişimdir. Troçki, süper gibi falan filan algılanmadan çok onun değerini anlatmaya. Kronstadt gemicileri Troçki’nin resimlerini yırtarlar, Lenin’in resimlerini yırtmazlar mesela ayaklanma sırasında. O dönemde Kronstadt ciddi bir kırılma anıdır, bir hatadır. Niye? İç savaş bitmiştir aslında, bir tür siyasal yumuşama aciliyet hissinin getirdiği o sertlikten çıkıp, yumuşama ve çoğulculuk dönemini geçirebileceği bir dönemde, eski dönemin iç savaşı refleksleriyle hareket ederek, Kronstadt Ayaklanmasını bastırarak kendi bacağını vurdu. Burada Stalinci dönemde tabii ki devamlılık var. Ama birtakım ciddi tarihsel farklar da var. Bu ikisi arasında Stalinizm, Bolşevizmin doğal devamıdır dersek ve tarihselleştirmekten kopartırsak, yani Bolşevizm sadece Stalinizm olabilirdi. Dolayısıyla, Troçki gitse de önemli değil gibi…
 
T. Ozan: Ben orada sadece Kronstadt’ın bir kopuşa yol açtığını söyledim. Teorideki süreklilikten söz etmiyorum.
 
F.Benlisoy; Aynen katılıyorum. Bu ilerleme meselesi bizim konumuz açısından şöyle olabilir: Özellikle Almanya Sosyal Demokrat Parti içerisinde Eduard Bernstein ile Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in strateji tartışmasıdır. Bernstein önemsiz bir figür asla değildir sosyalist hareket içerisinde, Almanya sosyal demokrasisi içinde. Yanılmıyorsam Engels’in yazılarını falan emanet ettiği insan. Altın çocuğu o dönemin. O bildiğimiz gibi şöyle der: ‘Kapitalizm kendi çelişkilerini soğurabiliyor + sürekli ilerliyor. Bir ilerleme fikri çerçevesinde kapitalizm sosyalleşiyor ve kendi çelişkilerini soğuruyor, demokrasi de sürekli ilerliyor. Dolayısıyla biz siyasal pratiğimizle oyumuzu artırarak, sendika üyesini artırarak, parti üyesini artırarak zaten doğrusal bir ilerlemeyle biz iktidarı alabiliriz. O açıdan da nihai hedef hiçbir şeydir, hareketin bugünkü sonuçları önemlidir’ der. Bernstein ile polemik yaparken Rosa Luxemburg, sosyal reform devrinde, şey der: ‘Demokrasinin sürekli ilerlemesi fikri, revizyonizmin teorik temellerinden biridir’ der. Tam da aslında bu meseledir tartıştığımız. Zaten, bir tür ilerlemeci tarih anlayışına sahip olmak, yani kopuşlara tarihsel süreksizliklere ve tarihsel kopuşlara değil de, doğrusal evrime inanan ve tarihsel fikrin meftunu olmamız nedeniyle, kendi tarihsel süreçlerimizi anlamlandıramıyoruz, istisna olarak görüyoruz. İşte demokrasi ilerliyor, bizde de ilerleyecek v.s. bir tür sosyalizm, bu toplumsal düzenden radikal kopuş sürecini anlamlandıramıyoruz. Bunu ancak bir gelişme içerinde, ilerleme içerisinde bir anlam verebiliyoruz. Ve kopuş ve kırılmalar fikri bizden tamamen uzaklaşmış oluyor. Bence de kesinlikle ilerleme fikrini bir tarafa bırakıp, yine Rosa Luxemburg’dan alıntılayarak, “Ya Sosyalizm Ya Barbarlık” ifadesi şeydir. O ilerleme fikrinin ulaştığı yer 1914’tür, milyonlarca insan ölmüştür 1914’te. Genellikle Sovyet deneyimi ve sonrası tartışılırken, 1914–18 arası hatırlanmaz ve ölen milyonlarca insan zaten Avrupa siyasetini ve Avrupa toplumsal hayatını vahşileştirmiştir ki, ölüm zaten kanıksanmıştır. Rusya bundan çıkar ve bir de iç savaşa gidilir. Toplumsal ve siyasal kültürü zaten çok vahşileşmiştir, canileşmiştir. Bunların da etkisi vardır ama felaketin yani I. Dünya Savaşı olabilir, faşizm olabilir, II. Dünya Savaşı olabilir v.s ama felaketin yanı başımızda olduğu. Bugün de yanı başımızda felaket. Mahmut bahsetti, neo-nazi hareketleri, neo-faşist hareketler Doğu Avrupa’da mesela çok yaygın. Felaketin sürekli yanı başımızda olduğu ve bu felaket karşısında olduğu hani Walter Benjamin’de vardır, ‘devrim rotasına girmiş raylar üzerinde ilerleyen bir tren değil’. Aslında uçuruma gitmekte olan bir trendir, bizim de çekeceğimiz bir imdat freni. Aksine uçuruma gidecek. Bir ilerleme değil. Bu günden gönül rahatlığıyla kendimizi teslim edeceğimiz bir ilerlemeden ziyade bir tür daha kötümser anlayışa sahip olmak gerekiyor, ‘devrimci kötümserlik’ diyelim ama konformizme teslim olmak, nasıl olsa işler kötü gidiyor anlamında değil, bu imdat freni meselesine biz müdahale etmezsek tarih daha da kötü olacak gibi bir çerçeve sanki daha yardımcı olacak.
 
C. Özboyacı: Gramsci’de ‘pasif devrim’ denilen şey var. Yani, üretim ilişkileri ve üretim güçlerinin gelişmesi ve ilişkilerin değişmesi üzerine. Diyor ki, ‘burjuvazi bunu yapabiliyorsa, üretim güçleri ve ilişkilerini geliştiriyorsa, burjuvazinin yaptığı pasif devrimdir’. Yani bu anlamda sürekli ilerleme sağlar. Eğer siz ‘pasif devrim’in arkasına takılırsanız, sürekli olarak burjuvazinin çıkarına yakın, daha doğrusu burjuvazinin çıkarına aykırı olmayan süreç yaşarsınız. ‘Pasif devrim’ sonucunda o artı değerin dağılması anlamında kendi çıkarını korumaktadır burjuvazi. Aslında Türkiye’de şu an yaşanan bu. Üretici güçlerin 2001 krizinde idi, güçler değişiyor ve buna bağlı uyum sağlanıyor, buna bağlı sınıf ilişkileri, toplumsal örüntü sürekli olarak değişiyor. ‘Pasif devrim’i AKP çok iyi başarıyor ve bunu deşifre etmek gerekiyor. Aslında demokrasi fikri, az önceki ilerlemeci demokrasi fikrinde üretim güçlerinin gelişmesini kendi çıkarına göre tekrardan düzenleyip, devam etmesidir. Bu fikrimi belirtmek istedim.
 
M. Eşitmez: Ben de bir katkıda bulunayım. Senin ‘pasif devrim’ dediğin şeyi, kapitalizmin kendi içinde kendini rehabilite etmesini hafife alırsak, daha doğrusu devrim fikrini hafife alırsak, önerdiğimiz bütün politik programlar, sosyalist anlamda reformist bile olmaz. Sadece, sistemi rehabilite etmeye çalışan ve o sistem içinde yapılan ‘pasif devrim’leri hızlandırıcı, onlara kapı açıcı olur. Bütün mesele, sistemin bir kopuşla biteceği fikriyle bugünkü politikayı birleştirmek. Zizek onu Latin Amerika’daki rejimler için ‘önlerinde aşamalı devrim fikri yok. Ne yapacaklarını tam bilmiyorlardı, durumları tamamen umutsuz, nesnel olarak hemen hemen başarı şansları yok ama bu onları özgürleştiriyor” mealinde bir şey söylüyordu. Önümüzdeki politika yapma buna benziyor. Durum umutsuz ama bu bize özgürlük de sağlayabilir.
 
V. Çamlıbel: Sol liberalizm kavramı etrafında şeyler bekledim. O yoğunluk altında konuşma bütünlüğü aradım. Arkadaşlarımız çok birikimli, ona eyvallahım var onu söyleyeyim. Mahmut arkadaşımızı söylemeye gerek yok, özellikle iki genç arkadaşımız çok birikimli. Ben kendimi Marksist kabul eden bir insanım. 70 yaşındayım hâlâ okuyorum, Marks’ı okumaya çalışıyorum. Onu yeni baştan algılamaya, yorumlamaya çalışan insanım ve öyle söylüyorum. Liberalizmi çok ama çok önemsiyorum. Marksist olarak liberalizmi çok önemsiyorum. 1917’den 90’a kadar olan dönemde, Soğuk Savaş döneminde, liberalizm çok küçümsendi. Kapitalizm ayrı bir şey liberalizmden. Reel sosyalizm uygulaması, başta Sovyetler Birliği bana göre, liberalizme rakip olarak orada yeni bir dünya inşa etmeye çalışmadı. Onun rakibi feodalizmdi. Feodalizmle mücadele etti. Belki de başarısızlığının önemli sebeplerinden biri de buydu. Türkiye’de sol çok muhafazakar, Sovyet rejimi, reel sosyalizm bütünüyle Orta Avrupa’da, Çin’de, Maçin'de her yerde çökeli 20 yıl oldu, doğrusu ben meraklı bir insanım niye çöktü bu rejim diye ben bulamadım. Lisanım da yok, Fransızca, Almanca, İngilizcem yok. Ben Türkçe’yi sonradan öğrendim ikinci dil olarak, anadilim Kürtçe, Kürtçe de zaten ona yetmiyor. Bu hâlâ açıkta duruyor, niye yıkıldı bu rejim? Ne Gorbaçov anlattı, ne başkaları anlattı, ne Haydar Kutlu anlattı, ne Zaloğlu Rüstem anlattı, ne de Eba Müslüm Horasani anlattı. Bu açıkta duruyor. Sol hâlâ muhafazakar. Sol her çeşidiyle, her rengiyle çok muhafazakar. Ne demek muhafazakar, yürüyen hayatı okumuyoruz, okuyamıyoruz. Kanaatimi söylüyorum, bizim teorimiz büyük ölçüde eskinin tekrarı, bana öyle geliyor. Tekrar ediyoruz ama hayat muazzam ilerliyor. Mesela Türkiye, dünyada sayılı dinamik toplumdan biridir. Ben 75’le, 73’le 80 yılları arasını da hatırlıyorum, bence günümüzün Türkiye’sinde toplum daha dinamik, daha hareketli. 15–16 Haziran olayları yok, şu yok, bu yok ama çok dinamik bir toplum. Öyle bir dinamik toplum ki, devleti eleştiriyor, daha yeni yeni Türkiye’de devlet eleştiriliyor, devlet bürokrasisi, yüksek asker sivil bürokrasisi daha yeni yeni eleştiriliyor. Liberalizmi çok önemsiyorum. Ne demek önemsiyorum? Daha derinliğine liberalizmi, neo-liberalizmi çok derinliğine tahlil edelim, Türkiye somutu üzerinde ne istiyorlar, Türkiye’de zaten liberal bir siyasi akım yok. Bunun arkasında bir TÜSİAD yok, burjuvazi yok, beş on tane kalem adamıdır hepimizin bildiği, yok yani. İnanıyorum ki bir iki farklı yerde liberal siyasi mücadele olsa, şu memlekette bir liberal parti olsa, sol kendisini çok kolay keşfeder. Ben kimim der. Çünkü liberalizm solun alanına giriyor. Büyük bir olaydır liberalizm, onu kimsenin küçümsemeye hakkı yoktur. Onun varlığı üzerinden sosyalizmi tarif etmek lazım, projelendirmek lazım, savunmak lazım. Yoksa sol, sol olmaz. Kemalizm’in potinlerinin altında böyle paspas gibi çiğnenip gider. Bunu bitiriyorum, sizlere şunu soruyorum; Gramsci’nin Sicilyalı olduğunu öğrendim, buradaki Kürtler gibi azınlık bir halka mensuptur Antonio Gramsci, çok da genç yaşında ölmüş. Bizim Kürtler ‘vay mala miney, vay mala miney’ derler yani ‘aman evim yıkılmasıyaca, bu adam genç yaşında öldü’ derler bizim Kürt anaları. Şimdi şunu soruyorum ben: Sivil toplum hadisesi, Marksizme gerçekten yeni bir ruh, yeni bir enerji katmış bir tespittir. Mahmut arkadaşımız değindi, ben de önemsiyorum. Sorum şu: İmralı Adası'nda Abdullah Öcalan, aynen Bakunin gibi, Kropotkin gibi konuşuyor, ünlü anarşistler gibi konuşuyor, 130–140 sene önceki anarşistler gibi konuşuyor. Ve devleti yadsıyor, ‘Ben de bir devlet kurmak istemiyorum, bir devlet kurarsam o halkın başına bela olur, ben zaten bu bela ile uğraşıyorum’ diyor, ‘Demokratik özerklik’ diyor, ‘konfederatif’ diyor, yani otoritenin minimize edildiği, toplumun dinamiklerinin de gerçek dinamiklerinin yerli yerine oturacağı adem-i merkeziyetçi, yalnız Kürdistan için değil, bütün Türkiye için adem-i merkeziyetçi, demokratik özerklik sistemi istiyor. Bilmem kaç tane eyalet de olsun diyor, yerel yönetimler de güçlü olsun diyor, il meclisleri, köy meclisleri filan filan istiyor. Bu demokratik özerklik projesi acaba sosyalizmin eşeğini çamurdan çıkarır mı? Onu soruyorum size. Teşekkür ederim.
 
M. Eşitmez: Şöyle bir imaj belirdi Zafer’in söyledikleriyle de birleşince: Sanki bir takım militarist adamlar Rusya’da iktidarı ele geçirdiler, “hiçbir demokratik yönleri yoktu, sanki demokrasiyle ilişkisi olmayan ideolojiden geliyorlardı, liberalizmi anlamamışlardı, liberal özgürlükleri pek önemsemeyen bir ideolojiden geliyorlardı, Marksist ideolojiden geliyorlardı, o yüzden buraya vardı” gibi bir sonuç çıktı. İyi anlatamadım ama özellikle şunu söylemek istiyorum; biz Marksistler, sosyalist hareketler aslında biz burjuva demokrasisini, liberal demokrasiyi eleştirerek aşma iddiasındayız. Evet Lenin ‘Devlet ve Devrim’de defalarca, “bizim kuracağımız rejim hem Çarlık Rusya’sından hem de Avrupa’daki burjuva demokrasilerinden çok daha ileri bir demokratik nitelik taşıyacak” dedi. İnanın ki, Foti’nin dediğinden yola çıkarak devrim yenilene kadar Sovyet rejimi hakikaten de demokratikti. Gerçekten de bir işçi devletiydi ama yenildi, yenilince de bize o yenilginin kalıntılarıyla uğraşmak kaldı. O yüzden de reel sosyalist geleneğin de Marksist eleştirisi mümkündür ve bu çok daha değerli bir eleştiridir. Demokratik özerklik konusundaki soruya ben çok hakim olmadığım için diğer arkadaşlara ya da salondan arkadaşlara söz verebilirim.
 
F. Benlisoy; 20. yüzyılın en büyük demokratik atılımlarından biridir Ekim Devrimi, Şubat ve Ekim ve sonrası. Bunu istiyorsanız tartışalım, gerçekten en büyük atılımlardan birisi hatta ‘en büyüğüdür’ diyebiliriz. Yine Doktor Jivago filminden bahsedeyim, örnek vereyim orada çok kötü bir gelişme olarak aktarılır. Jivago ailesinin evine el konulmuştur, orada Bolşevik aileler yaşamaya başlamıştır. Bir taraftan da, bir tane apartman meclisi vardır, onun seçtiği apartman yöneticisi vardır, mahalle komitesi vardır ve mahalle komitesinin seçtiği bilmem ne vardır. Anlattığı hikaye çok antipatik gözükür ama biraz kazındığında şeyi anlarsınız. Öyle bir toplumsal dinamizm vardır ki, apartman, mahalle, bilmem ne her yerden pıtrak gibi konsey sovyeti çıkıyor. Büyük harfli Sovyet deneyiminin en önemli kazanımı küçük harfli sovyettir. İnsanlar çoğu zaman unutuyorlar, genç nesiller bu sovyeti devlet zannediyorlar. Devlet dışında bir anlama geldiğini bilmiyorlar. Geçenlerde başıma gelmişti, benden daha genç arkadaşlarla konuşuyoruz, ‘sovyet, sovyet’ diyoruz, fark ettim ki büyük harfli Sovyet olarak algılıyorlar, küçük harfli sovyet nedir bilmiyorlar. Zaten, bilgisayarda küçük harfle ‘sovyet’ diye yazarsanız alttan kırmızı çıkıyor, büyük harfle yazmak zorunda kalıyorsunuz, 1984 romanında olduğu gibi. Dolayısıyla elimizde kalan sadece devlet anlamında Sovyet. bizim, sovyet anlamında yani konsey anlamında, bir sosyalist demokrasinin temel nirengi noktası olarak sovyet fikrine ben kendi adıma dönmemiz gerekir diye düşünüyorum. Bütün bu liberalizm, özgürlükler v.s v.s tartışırken Marks’ın proletarya diktatörlüğü nedir? Paris Komünü’dür. Lenin için devrim nedir? ‘Devlet ve Devrim’deki yine Paris Komünü’dür. İkisinin de orada anlatmaya çalıştığı şey şudur: ‘Biz burjuva devlet aygıtına el koyup, onu yeniden re-organize etmiyoruz. Biz burjuva devlet aygıtını parçalayıp, sönümlenmeye gidecek bambaşka bir devlet aygıtı icat ediyoruz vs. vs.’ Bunun içerisinde zaten özyönetim, öz örgütlenme v.s var. Buradan demokratik özerklik meselesine geçerken, burada kıymetli olan adem-i merkeziyet. Biz Marksist gelenek bu merkezi yapılara daha fazla vurgu var. Bunun dışına taşmak ve adem-i merkeziyeti, yerelleşmeyi v.s savunmak çok önemli. Birçok açıdan önemli, belki ekolojik açıdan da önemli. Oralara geri dönüşler yaşıyoruz, yaşamak lazım. Burada şunu unutmamak lazım, bir tür neoliberal adem-i merkezileşme de var. Yani yönetişim anlayışı çerçevesinde, gittikçe devleti kısıtlamak, yerel yönetimlere devretmek, ‘yerel yönetimlerde de o yönetişim anlayışı çerçevesinde STK’larla onlarla toplumun dinamikleştirelim’ diyorlar, toplumu dinamikleştirelim derken kastettikleri STK’lar. STK’lar diye kastettikleri esas olarak şirket bağımlısı STK’lar. Dolayısıyla şirketleri, sermayeyi yerelleşmiş yönetim içerisinde daha etkin kılan neo-liberal bir yönetişim anlayışı var ki, bunu da aklımızda tutalım. Adem-i merkezileşmeyi tartışırken, tıpkı Bakunin, Kropotkin’in tartıştığı gibi kolektif mülkiyetler, dayanışma ağları, örgütleri v.s içerisinde tartışmak gerekiyor. Belki ‘demokratik özerklik’ meselesi tartışmasına biraz da bu yönleri de katmak gerekiyor. Yani piyasa dışında kolektivist mekanizmalarla birlikte tartışmak gerekiyor. Aksi takdirde bizi hızla bildiğimiz neo-liberal dizgiye, merkezi devleti sınırlayalım, yerel yönetimlerin yetkilerini artıralım. Orada arka mantık şu: Bizde nasıl yaptılar, Büyükşehir Belediyesi kendi kaynaklarını kontrol etsin, üniversite kendi kaynaklarını kontrol etsin ama sermayeyle kendisine kaynak yaratsın. Demokratik özerklik meselesinde bu çok önemli, sosyalistlerin tartışmayı zenginleştirmek için katabileceği yön bu olabilir diye düşünüyorum. Bu piyasa dışı ve sermayenin mantığına karşıt enjeksiyonlar yapılabilmeli bu tartışmaya.
0
Yorumlar...