Tankların paletlerinde filizlenen kardelenler Kürt Sorunu
24.12.2010 12:15:02, Mahmut Balpetek

Farklı etnik kimlikten bütün sol güçlerin tek bir cephede saf tutmaları bu kesimleri harekete geçirmeye yeter neden olmuştur. Bu amaçla Kürt halkına yeni bir darbe girişimi başlatmışlardır. Bu türden şiddet içeren darbeleri, Kürtlerin taleplerinde radikalleşme istikametine girmesinde piston işlevi gören etmenler arasında saymak mümkündür.

Komando birlikleri ve Türk jandarması 70’li yılların başlarında Mardin, Silvan, Batman, Bismil, Diyarbakır, Malazgirt, Tutak, Tekman, Kiğı’ya baskınlar düzenlediler. Bu baskınlar sırasında Kürtler yığınsal olarak tutuklandılar. Örneğin, tepeden tırnağa silahlı 2 bin komando 1970 yılının Nisan ayı başında silah arama ve toplama bahanesi ile Silvan’ı ablukaya aldı. Komandolar 17 saat boyunca evlerde arama yaptılar. Bu baskın sırasında kadınlar taciz, cinsel saldırıya uğradı, erkekler işkenceden geçirildi, 3 binden fazla insanı tutukladılar.
 
Silvan olaylarının ardından Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu İstanbul yürütme komitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi Öğrenci Birliği bu durumu protesto etmek için Türkiye halklarına çağrılar yaparak tepki gösterdi.  Dayanışma eylemleri ve protestoların etkisi ile Türkiye Cumhurbaşkanı 1970 yılının Haziran ayında parti liderleri ile yaptığı görüşmede, olaylara değinerek şöyle dedi: “Bu durumda devletin bütünlüğünü tehlikeye iten eylemlerin de rolü vardır.”  Cumhurbaşkanı bu ifadesi ile dünden bugüne resmi ideolojinin konu hakkındaki değişmez yaklaşımını ortaya koymuştur. Bu bağlamda Türkiye İşçi Partisi 6 Temmuz 1970’te Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a Türkiye’nin çözüm bekleyen sorunlarına ilişkin gönderdiği muhtırada konuya geniş olarak yer verdi. Bu belgenin komandoların bölgedeki eylemlerine ilişkin bölümünde, "Yetkililer silah arıyorsa neden tam da Güneydoğu vilayetlerinde arıyorlar? Bunu, bu vilayetlerde Kürtçe ve kısmen Arapça konuşan halklar yaşadığı için yapmıyor mu? Eğer böyle ise bütün bu eylemleri dil, ırk, din ve mezhebine bakılmaksızın Türkiye yurttaşlarının yasalar karşısında eşit olduğunu buyuran 12. maddesine aykırıdır” denilerek operasyonların sonlandırılması talep edildi.
 
Sosyalistlerin bugün soruna karşı yaşadıkları yabancılaşma ve parçalanma halinin aksine, Kürt halkı ile o günlerde kurulan ilişki, dayanışmayı aşarak mücadelede ve çözümde ezilenlerle birlikte özne olma durumunu ifade etmektedir. Bu birlikte mücadele döneminin İbrahim Kaypakaya’nın DAP ile  (Doğu Anadolu Programı) Kürt gerçeğine getirdiği yaklaşım, Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının darağacına giderken "Yaşasın Halkların Kardeşliği" ifadesi ile solun önemli ölçüde farklı örgütlerinde karşılığını yarattığını saptamak mümkündür. 12 Mart darbesi aynı zamanda bu birlikteliğin kesintiye uğradığı tarih olmak niteliği taşıyorken, ayrışma periyoduna girilecek tarihin başlangıcı da oluşturmuştur.
 
Ayrılan yollar
 
1974 CHP- MSP koalisyonunun getirdiği af sonrası cezaevinde bulunan sosyalistlerin özgürlüklerine kavuşması yeniden solun örgütlü halde siyasete dahilini birlikte getirdi. Ancak çok parçalı olarak siyaset sahnesinde yer alan solun herhangi bir akımının tek başına politik ver örgütsel olarak bir cazibe merkezi yaratmayı başaramamış olmasının yanı sıra gerek yasal nedenler gerekse öncelikler bakımından Kürt sorununun sol örgütlerin gündeminde hak etiği yeri almamasından, gerekse Kürt sol hareketinin "Kürdistan sömürgedir" tespiti gereğince sömürgecilikle mücadele ederek bağımsız Kürdistanı kurmak için bağımsız örgütlenmek ihtiyacından hareket ile yollar ayrılmıştır.  Özgürlük Yolu (TKSP), DDKD ( PPKK), KAWA,  DENGE KAWA, RIZGARİ, ALA RIZGARİ, KUK v.b.  bunun sonucu olarak kurulmuş Kürtlerin sol sosyalist örgütleridir. Türkiye sosyalist hareketinde KURTULUŞ tarafından Kürtlerin örgütlenmesini gerçekleştirmesi için kurulan TEKOŞİN örgütünün birlikte mücadele etme girişimi soruna ilişkin örgütsel format arayışının ötesine gitme şansı elde edememiştir. 70’li yıllardan 90’lı yılların başına kadar bağımsız birleşik sosyalist Kürdistan hedefi bu ayrışmayı derinleştirerek sürmüştür. 70’li yılların ikinci yarısında Kürdistan Devrimcileri olarak bölgede faaliyet gösteren yeni bir örgüt ortaya çıkmıştır. Bölge halkı tarafından Apocular/Talebeler olarak anılan topluluk daha sonra PKK’yı kurmuştur. Temel yaklaşımları: Bir -Bağımsız sosyalist Kürdistan'ın kurulması hedefinin ancak silahlı mücadele zafere ulaşılabileceğidir. İki –Bu mücadelenin önce işbirlikçi feodal ağalar ve aşiretlere karşı verilecek mücadele ile başlayacağıdır. Bu çerçevede önce Hilvan, ardından Siverek, giderek bölgenin önemli bir coğrafyasında silahlı mücadele yaymışlardır. Türk hükümeti 1978 yılının Aralık ayı sonunda ülkenin 13 ilinde sıkıyönetim ilan etti. Bu iller İstanbul, Ankara dışında, yalızca Kürtlerin yoğun yaşadığı illerdir.  12 Eylül faşist darbesine gidiş olarak anılacak dönem, aynı zamanda Kürt coğrafyasındaki günümüze uzanacak olağanüstü hukuksuz yönetim dönemlerine bir yenisi olarak eklenecek.
 
Şahın tiranlık rejimi ve İran Kürtleri
 
Halkın Şah’ın despotluğuna karşı duyduğu öfke, bütün ülkede şah aleyhtarı güçlü gösterilere dönüştü.  Bu gösteriler İran Kürdistan’ını da kapsadı. Şah rejiminin yıkılması, siyasi mahkumların serbest bırakılması, toplumsal yaşamın demokratikleşmesini talep eden gençler bu gösterilerin öncüleriydi. Ağustos 1978’de Kürdistan‘da da rejim aleyhtarı kalabalık gösteriler yapıldı.  Kürtlerin yaşadığı bölgelerde talepler 1978'e kadar genelde sosyal baskıya yönelikti. Bunlar daha sonra giderek belirgin politik nitelikler kazanmaya başladı. Dr. Kasımlo liderliğindeki Kürt ulusal hareketinin partisi İran Kürdistan’ı Demokrat Partisi yeniden örgütlenmeye başladı. Sürgünde bulunan birçok üye ve yönetici İran’a dönerek Şah'a karşı direniş mücadelesine katıldı. Bunu KOMELA ile ittifakla sürdürdü, devamında yeni Kürt örgütlerinin kurulması ve mücadelede saf tutması takip etti. Mahabat deneyiminden sonra uzun bir yığınak sürecine giren Kürtler kısa sürede etkin güç olmayı başardılar. 1978 yılındada Fransa’da bulunan Ayetullah Humeyni'nin, Kürt halkına hitaben yaptığı konuşma ve verdiği demeçlerde, devrimin başarısının güvencelenmesi davasında Kürt ulusal mücadelesinin rolünün altını çizmesi Kürtlerin devrim sürecindeki pozisyonunu yeterince açıklamaktadır. Ama daha sonra, devrimin zafer kazanmasından ve Şah'ın ülkeden kovulmasından sonra, devletin yönetimini eline geçiren Şii din adamları, ulusal azınlıkların ve komünistlerin (TUDEH- İran Komünist Partisi ) ve sol güçlerin rolünü azaltmaya, devamında bu dinamikleri etkisizleştirmeye, fiziki yönelişle yok etmeye giriştiler. Bu gelişmelerin, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecindeki kurucu iradenin Kürtlere ve komünistlere (Mustafa Suphi ve 15 yoldaşını Karadeniz‘de katletmesi ) karşı takındığı tutum ile benzerliği dikkat çekicidir.
 
Panislamizm ve asimilasyon
 
İran’ın yeni yönetici kadrosunun Kürt sorununu demokratik ilkeler temelinde çözüme bağlamaya yanaşmaması, İran Kürdistan’ında siyası durumun gerilmesine, şiddetin yeniden bir seçenek olarak Kürtlerin gündemine girmesine neden olmuştur.
 
İran İslam cumhuriyeti resmi görüşü gereği dini cemaate, ulusal etkinlik farkları karşısında öncelik tanıyordu. Dolayısıyla bu görüş, ulusal özerkliği dışlıyordu. Oysa Kürt halkı ve ülkedeki diğer ulusal azınlıklar, ulusal haklarına, ekonomik ve sosyal gelişmelerini, yeni demokratik anayasaya kavuşma umutlarını devrime bağlamışlardı. Bu umudun boşa çıkması silaha sarılmalarına neden oldu. "İran’a Demokrasi, Kürdistan'a Özerklik” belgisi altında sürdürülen mücadelenin başarısı karşısında İran rejimi Kürtlerle müzakere yapmak durumunda kalır. Kürtler şu talepler etrafında özerkliklerini talep ederler: "Kürtlerin coğrafik bölgeleri, Kürtlerin meskun olduğu bölgede yaşayanların çoğunluğun arzuları doğrultusunda belirlenmesi, Kürt halkının özerkliği anayasada yer almalı, Kürtler kültürel, ekonomik ve yönetimsel işlerini yönetmek özere bir yürütme komisyonu seçilmeli, Kürtçe, Farsçayla birlikte resmi dil olarak tanınmalı, güvenlik dahil bütün iç meseleler yönetim organlarının ukdesinde olmalıdır."  Bu talepler rejim tarafından ümmet anlayışı ile bağdaşmaz denilerek kabul edilmez, barış gerçekleşmez. Savaşın devam etmesi ve uzun periyoda yayılmasını, rejim kendi avantajına çevirerek yoğun ve uzun İslami propaganda ile Kürtleri dini eksende bölmeyi başarır. İran Kürt özgürlük hareketi, bölünme durumu imha ile birleşerek gerileme evresine girer. Kürtlerin İslam dinine mensup olmaları (Keldaniler, Yezidiler, Nasuriler nicel olarak az olduklarından), egemenliklerinde oldukları bütün uluslarla aynı dini taşımaları, bazen ulusal boğazlaşmaları frenleyici yön taşıyor olsa da,  genellikle Kürtlerin ulusal özgürleşmelerini geriletme noktasında bulundukları ülke rejimleri için muazzam bir avantaj sağlamıştır. Uzun süren barış görüşmeleri esnasında İran Teokratik Faşist Devleti din yolu ile böldüğü hareketi ile bir yandan barış masasına oturmaya karar verdiğini ilan eder, bu çerçevede görüşmeler başlattır. Diğer yandan da Kürt liderlerini ortadan kaldırmak için kirli planlar yaparlar. Bu kirli planın sonucunda, Dr. Kasımlo ve müzakereci iki arkadaşı, 13 Temmuz 1989’da Avusturya’nın Viyana şehrinde kalleşçe katledildiler. İran Devleti, insani olmayan, kirli ve kalleşçe terörünü durdurmadı. Kasımlo’dan sonra, İran KDP Genel Sekreteri olan değerli insan Dr. Mihemed Sadiq Şerefkendi ve 3 arkadaşı Berlin’de; Qazî Mihemed’in gelini ve Emir Qazi’nin eşi ve İran KDP’nin İskandinavya sorumlusu Kâmuran da İsveç’te katledildi. Avusturya emniyetinin araştırmalarına göre katliamı yapan iki kişiden biri şu an İran Cumhurbaşkanı olan Mahmut Ahmedinecad’tır.  Bu kayıplarla birlikte İran Kürt hareketi büyük bir yara almış oldu. Panislam anlayışın bu deneyi Kürtlerin yaşadığı bütün devletlerde hem tarihte, hem bugün uyguladığına tanıklık yapmak mümkündür. Bir yandan şiddetin her türlüsünü kullanma, diğer taraftan din ortak paydasını öncül yapma çabası, Aralık 2010’da İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın Diyanet İşleri Başkanı'ndan talebi olan Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgede Kuran kurslarının çoğaltılmasının arkasında yatan gerçek amaç, imhanın kendi başına yetmediği durumda din inançlarını manipüle ederek Kürtleri asimle etmektir. Kürtler nezdinde din, çoğu zaman egemenlerin onları parçalayıcı ve ilerlediği siperlerden geri çekici bir işleve büründürülmüştür.                               
 
Güney Kürdistan
 
Irak ve Irak Kürdistan’ındaki durum, Kürtlerin Mele Mustafa Berzani yönetimindeki mücadelesinin 1975 yılında başarısızlığa uğramasından sonra kesinlik ile değişti. Arap Sosyalist Uyanış Partisi (BAAS), Kürtlerin silahlı ayaklanmasını bastırdıktan sonra, uygulamada ülkenin mutlak efendisi durumuna geldi. Arap Sosyalist Uyanış Partisi, ne ironidir ki, isminde sosyalist olan milliyetçi partidir.  Günümüz dünyasında bu partilerden çokça görmek mümkündür. Arap için uyanış ve özgürlük, Kürt için esaret, kendisi Arap uyanışını hedef aldığını iddia ederken, başka bir etnik grubun uyanmamasında işlev üstlenmek hedefine odaklanmak... SSCB ile ilişkilerinden dolayı Irak Komünist Partisi ile ilişkilerini iyi götürmeyi taktik bir politika olarak sürdüren BAAS’çılar 70’li yılların ortalarında Kürdistan’da yığınsal silahlı hareketi bastırdıktan sonra, bu hareketin yeniden ortaya çıkması olanaklarını ortadan kaldırmayı amaç edindiler. Bu amaçla: Irak Kürdistan’ının ulusal terkibinin değiştirilmesi (bunun gerçekleşmesi için, olanak dahilinde daha fazla Kürt’ün Irak’ın Güney ve orta bölgelerine sürülmesi gerekiyordu), ayrıca Türkiye ve İran’la sınır çizgisi bölgesinde "Arap Kuşağı"  oluşturması, bu vesile ile Irak, İran ve Türkiye Kürtleri arasında mevcut ilişkiler önünde bir tür engel dikilmesini hedefledi. Devamında, Kürtlerin terör, tutuklamalar ve sürgünler ile Kürt demokratları, komünistleri vb. önce gücünden yoksun kılmak ve son olarak Irak’ın Bağdat Paktı’nda eski bağlaşıklarıyla (Türkiye ve İran) ilişkilerin düzenlenmesi ve onların "Kürt tehlikesi"ne karşı ortak savaş yürütme ilgilerinden yararlanması, Kürt ulusal demokratik hareketlerinin görülebilir yakın tarihte yeniden gelişme olanaklarının ortadan kalkmasını sağlamaya yönelmiştir. Bu durum Kürt sorununun çözümü açısından önemli bir noktayı görünür kılmaktadır. Bu nokta, Kürt gerçeğinin, egemen devletlerin önceden ayırdında oldukları gibi bölgesel bir sorun olduğudur. Bu dolayım ile sorun, alanında, yani tek bir devlette değil, bölgede çözüm aramak gerekliliğidir.
Yorumlar...