Kapital evrimleşiyor Kitap
29.12.2010 11:32:23, George K

1820'lerde İngiltere üzerinde uçabilmiş olsanız birkaç küçük şehirde yoğunlaşmış sanayi üretimiyle geniş alanları kaplayan tarım üretimini görebilirdiniz. Manchester, Birmingham gibi sanayi yoğunlaşmış kentleri ise birbiriyle ve Liverpool, Bristol gibi liman kentleriyle birleştiren ulaşım ağlarını görebilirdiniz. 1980'lerde ise eğer Pearl River (İnci Nehri) havzası üzerinde uçarsanız Shenzhen, Dongguan gibi küçük yerleşim birimlerini geniş tarım havzaları arasında serpiştirilmiş olarak görürdünüz. Bu tarım alanlarında pirinç, sebze, hayvancılık, balıkçılık ile temel gereksinmelerini karşılamayan çalışanlar ile açlığı önlemeye çalışan ve demir yumruk ile onları yöneten parti yöneticilerini görürdünüz. 2008 yılında aynı bölgenin üzerinden geçseniz bu bölgeleri artık tanıyamazsınız. Her çeşit üretimin yapıldığı fabrikalar, ulaşım ağlarıyla birbirleriyle bağlanan, gökdelenlerin, iş merkezlerin yükseldiği, tüketim ve şehirleşme alışkanlıklarının tamamen değiştiği bir bölge ile karşılaşırsınız.

‘Kapitalizmin tarihsel coğrafyası sadece kapitalin birikimi ile açıklanamaz’ denilse de 1750'lerden beri görülen insan uygarlığının evriminin temeli nüfus artışı ve kapital birikiminin artışı ile doğrudan ilişkilidir. Kapitalin gizeminin çözümünde evrimin kurallarından yararlanabilir miyiz?
 
Kapital farklı fakat birbirleriyle ilişkili olan hareket küreleri (activity sphere) etrafında döner. Yeni teknoloji ve işletim şekillerinin geliştirilmesi en önemli kürelerden biridir. Yerkürenin evrimsel gelişimi de bağımsız bir şekilde süregelen bir hareket küreselidir. Kültürel normlar ve inanç sistemleri bağımsız olarak var olsalar da var olan sosyal ilişkilere, üretim ve tüketim yöntemlerine ve teknolojilere son derece bağlıdırlar. Kültürel normlar ve inanç sistemlerinin tümünü dünyanın ussal algılanması (mental conceptions of the world) diye adlandırabiliriz.
 
Yukarıdaki düşünüş tarzını sürdürsek yedi hareket küresini tespit edebiliriz:
1. Teknolojik ve işletme (örgütlenme) biçimleri
2. Üretim ve emek süreci
3. Sosyal ilişkiler
4. Yönetsel ve kurumsal yapılaşmalar
5. Doğa ile ilişkiler
6. Üreme ve günlük yaşamın sürdürülmesi
7. Dünyanın ussal algılanması
 
Yukarıdaki listeyi Harvey, Marx'ın Kapital'in birinci cildinde yer alan alt yazıdan çıkarmış. Marx burada altı hareketli küresellerden bahsediyor. Sadece yönetsel ve kurumsal yapılaşmalar eksik onun listesinde.
 
Küreler arası ilişkiler vardır. Bu ilişkiler bir uyum içinde olmak zorunda değildir, aksine çelişkili ve çatışmalıdır ve bu çelişkiler krizlere yol açarlar. Örneğin teknolojik ve işletmesel değişimler sosyal ilişkilerin uyumuna rahatsız eder ve emeğin örgütlenmesine zarar verebilir. 
 
Kapital bu kürelerin her birine bir şekilde dokunmadan ve etki etmeden dolaşımda ve birikimde bulunamaz. Eğer bu küreler içinde veya arasında bir engele rast gelirse o engeli aşmak veya ortadan kaldırmak zorundadır. Sorun ya da bu engel çok büyükse o durumda kriz çıkar. (Harvey burada biyolojik bir terim olan dolaylı evrimi, "co-evolution"ı kullanıyor). Küreler içindeki dolaylı evrimlerin incelenmesi bizim kapitalist toplumun kriz eğilimlerinin nedenlerini bulmamıza yarayacaktır.
 
Bu yedi küre, kapitalizmin tarihsel evrimi sürecinde dolaylı olarak kendilerine özgü bir şekilde evrimleşirler. Hiçbir küre birbiri üstüne bir üstünlük kurmaz, birbirinden etkilenirler ancak bağımsız olarak gelişirler (doğa bağımsız olarak evrimleşirken, sosyal ilişkiler, dünyanın ussal olarak algılanması, teknolojik değişimler birbirinden bağımsız olarak evrimleşirler vb ... ). Gerek dışsal etkiler, gerek birbirleriyle olan etkileşimlerden, gerek içsel dinamiksel değişimler nedeniyle bu küreler süregelen bir yenilenme ve biçimsel değişim içindedirler. Kapitalin birikim ve dolaşımı aracılığı ile küreler arasında ilişkiler diyalektik örgüsel bir biçimdedir. Bunların bütünü insanın içinde yaşadığı sosyal ekolojik bir ortam yaratırlar. Ekolojik yaşam alanlarına (bitki ve hayvanların oluşturduğu) benzeyen bir ortamdır. Öte yandan mekanik bir toplam değildir. Filozof Henri Lefebvre'in "ensemble" adını verdiği, ya da Gilles Delueze'ün "assamblage" adını verdiği dinamik ilişkiler bütünüdür. Böyle bir ortamda küreler arasındaki ilişkiler iç içe geçmiş olmasına rağmen akıcı ve açıktır.
 
Kapitalin yüzde üçlük büyümeyi yakalayabilmek bu küreleri yeniden kurgulama yoluna gittiği dönemler olmuştur. 1973 - 82 dönemine dönersek kapital emeğe karşı istediği büyümeyi yakalayamıyordu. Kapitalist sınıfın pek çok kesimi medyasından, Rockefeller gibi ünlü yatırımcıları, şirket yöneticilerine kadar bir araya gelerek karşı saldırıyı başlattılar. Devlet finans birleşimin yeniden kurgulanması yapıldı. Kredi ve piyasa kurallarının yeniden düzenlenmesi, borçlanmanın önündeki engellerin kaldırılması gibi. Kapital emek karşısındaki gücünü offshoring, taşeronluk, göçmenlik yasalarının düzenlenmesi, sanayinin yok edilmesiyle tekrar kazandı. 1980'lerde Reagan-Thatcher ile başlatılan emeğin örgütlenmesine karşı yapılan ideolojik saldırıyla devletin ve toplumun, sosyal yapıların çökertilmesi ve ücretlerin baskı altına alınmasına devam edilmiştir. Neoliberal düşüncelerle ussal kurgulamamız yeniden şekillenmiştir: serbest ticaret ve serbest piyasa ile şekillenen bireysel özgürlükler. Yeni tür tüketicilik ile birlikte yeni tür yaşam biçimleri ve yeni tür şehirleşme (Disneylandvari groteks yapılandırmalar, alışveriş merkezlerinin etrafında yapılanmış suburbler) birden ortaya çıktı. Kapital bu hareketlenmeyi yaratmadı ancak onları kendi amacına göre yönlendirmeyi becerdi. Sınıf dayanışmasını ortadan kaldırırken etkili istemi metalaştırıp yeni pazarlar yarattı. Teknolojik değişimler hem üretimdeki emek süreci ve tüketim üzerinde büyük etki yaparken, kitlelerin gündelik yaşamını değiştirdi (cep telefonları , I-Phonelar ... her yere girdi). Bütün bunlar dünyanın ussal algılamalarını değiştirmiştir; borçlanmanın kabul edilmesi, yoğun bir bireysellik, gayrimenkuller üzerinde spekülasyon yaparak para kazanma, devlet mallarının özelleştirilmesi, sosyal ve ekonomik zorlukların kişisel bir sorun olarak kabul edilmesi gibi inanç ve düşünce yaygınlaşmıştır.
 
Sosyal teorideki yanlışlardan en tehlikelisi ise bu kürelerden birini üstün saymak ve ona göre politika belirlemektir. Sosyal olayların algılanmasını basite indirgemektir ki yanlış yorumlamalara yol açar. Örneğin Thomas Friedman ünlü kitabı Dünya Düzdür'de teknolojik indirgemecilik yapmaktadır (bunu da yanlışlıkla Marx'a bağlamaktadır). James Diamond sadece doğa ile ilişkinin önemli olduğunu savunur ve çevreci indirgemeciliğe savrulur. Afrika'nın fakirliğinin nedeninin yüzyıllardır süregelen emperyalist yağmacık değil de çevre olduğunu savunur. Marxist ve anarşist gelenekte de sınıf mücadelesi indirgemeciliği yaygındır. Diğerleri de sosyal evrimin öncüsü olarak cinsiyetçi, seksüel veya ırksal ilişkileri görmektedirler. Bazıları da bireyselliğin ve açgözlülüğün sorunlarımızın temeli olduğunu savunmaktadırlar. Bir diğer grup ise inançların, dini liderlerin veya zengin ünlü yatırımcıların, kaşiflerin öngörülerini ve düşüncelerini her şeyin merkezine koyar. Dünyayı değiştirmek için inanç ve değerlerin değişmesi yeterlidir derler. Marxistlerin işçi kanadındakiler ise devrimci değişimin ancak emek ile yapılabileceğini çünkü sadece emeğin dünyayı değiştirebileceğini savunur.
 
Sağcı örneklerden John Holloway dünyadaki sosyal değişimin tüm ideolojik ayrımları ve ütopik ussal algılamayı bir kenara bırakarak insanların günlük yaşamlarını yerel düzeyde değiştirme çabalarıyla gerçekleştiğini savunur. Bunun sol uyarlaması ise de yerel düzeydeki gündelik politikaların radikal ve köktenci değişimin kökeni olduğunu görenlerdir. Önemli sayıdaki gruplar ise sosyal değişimi sadece kurumsal ve yönetsel alandaki kökten değişim olarak algılayanlardır. Leninist devrimci anlayış yani devlet gücünün ele geçirilmesini sosyal değişimin motoru olarak görme düşüncesi yaygındır. Bunun diğer radikal uyarlaması Foucault'nun yönetilmecilik üzerindeki yoğunlaşmasıdır ki yönetsel ve kurumsal sistemler ile günlük yaşam arasındaki ilişkiye dikkat çeker.
 
Ne yazık ki sosyal teori tarihinde bir küreyi diğeri üstünde görme eğilimleri yaygındır. Bu durumun nedeni gerçekte de bir kürenin öne çıkmasıdır (sınıf mücadelesi belli bir döneme damga vururken, bir başka zaman teknolojik ilerleme damga vurur). Burada her kürenin eşit olduğu savunulmuyor, ama sorun küreler arası eşitsiz gelişmenin yarattığı diyalektik çelişkilerin göz önünde tutulmasıdır.
 
Bir dönem önemli olan diğer bir dönemde önemsiz olmaya başlar. 1960'lar ve 70'lerde emek mücadelesi başat öge iken günümüzde doğa ilişkileri öne çıkmıştır. Marx, kapitalizmin feodalizm üzerinde yükselirken bu yedi küre ile kurduğu ilişkiyi tespit ederken kapitalizmin sadece bir kürede değişim yapmadığını, hemen hemen her küre üzerinde etki yaptığını gösterir bize. Yeni doğan kapitalist sınıf bu yedi kürenin her birinde alternatifler yaratarak feodal yaşam biçimini tarihten silmiştir.
 
Sosyalizmin kurulma çabalarının başarısızlıkla sonuçlanmasını belki de en önemli nedenlerden biri de bu yedi kürede alternatiflerin yaratılamamasına, sadece bir veya iki küreye yönelik değişim çabalarının sonunda hüsranla bitmesine bağlayabiliriz. Özellikle 1917’lerden 1920’lere süren Rusya Devrimi sonrası denemelerin (Stalin ile birlikte tamamen terk edilen) birçoğu bu küreler arası diyalektik ilişkilerin bir kenara bırakılıp sadece üretim gücünün (teknolojinin) sosyal değişimi getireceğine olan inançtı. Bu çaba kaçınılmaz olarak hüsranla sona erdi. Lenin'in devrimi yaptığı koşullar düşünüldüğünde yarı feodal, yarı kapitalist toplumsal biçim, bu noktadan başlayarak komünist bir toplum inşası için Fordist teknolojik ve işletmesel fabrika yapısını baz almasını anlayışla karşılayabiliriz. Lenin'e göre sosyalizmin ve komünizmin kurulması ve kapitalizmin aşılması için öncelikle en ileri kapitalist teknolojik ve işletmesel üretim biçimlerinin geliştirilmesi gerekirdi. Ancak ondan sonra bu dönemi aşmak ve diğer kürelerde değişimler yapmak yönünde bir çaba gösterilmemiştir.
 
Mao, çelişkileri görmede çok başarılı idi. Devrimin tüm kürelerde yapılması gerektiğini yoksa devrimin başarılı olamayacağını görmüştü ve değişik tarih dilimlerinde değişik küreleri yeniden kurgulama denemelerine girişmişti. Büyük İleri Adım'da teknolojik ve işletmesel değişimler yapıldı. Kültür Devrimi'nde ise sosyal ilişkilerin ve dünyanın ussal algılanmasının yeniden kurgulanması çabasına girişti. Mao her iki denemesinde de başarısızlığa uğradı, ancak şu anda tanık olduğumuz Çin'in devasa gelişmesinin temelini Mao'nun bu başarısız girişimlerinin dokunduğu ve değiştirdiği Çin'in geleneksel sosyal ve örgütsel ilişkilerinin değişmesine bağlayabiliriz.
 
Şunu sorabilirsiniz: gerçek devrimci hareket hangi kürede olmalı? Devrimci hareket her anlamda değiştirici bir hareket olmalı. Eğer küreler içinde, küreler arasında hareket edemezse hiçbir yere gidemez. Bunu kavrayan bir hareket çeşitli kürelerdeki belirleyici ve değiştirici güçleri tespit eder ve onlarla işbirliğine girer. Sosyal hayatı değiştirebilecek, dünyanın ussal algılamasını değiştirebilecek, üretimi ve emeği değiştirecek bilgi ve birikimi olanlarla işbirliğine gider. Bir devrimci hareket hangi alanda doğar ve kendine alan açar bunu anlamak için coğrafyaya bakmak gerekiyor.
 
Her şeyin coğrafyası:
 
Küresel kapitalizmin yaşadığı kriz küremizin her bir köşesinde hissedilmektedir. Gerçi krizin seyri ve etkileri değişik bölgelerde değişik şekillerde görülse de bölgeler arası ilişkiler açıkça görülmektedir. Örneğin Lehman Brothers'ın iflas etmesi ile Almanya’daki birçok şehrin belediyeleri zor duruma düştü. Hikâye şöyle gelişir: Berlin 1990’ların başında taşıma sistemini desteklemekte zor duruma düştü. Neo liberal politikaların etkisi ile hükümetin belediyelere olan destekleri azaltıldı. Zor durumda kalan Berlin Belediyesi dahice bir çözüm buldu. Taşıma araçlarını ABD'ye kiraladılar, sonra kiraladıklarından geriye tekrar araçları kullanmak üzere kiraladılar. Kiraya verdikleri Amerikan şirketi vergi yasasındaki bir açığı kullanarak vergi indirimi aldı. Böylece Amerikan halkı Berlin şehrinin taşıma giderlerini karşılamış oluyordu. Amerikan vergi dairesi bu açığı fark edip harekete geçti. Ancak o ana kadar yapılmış olan anlaşmalar bu düzenlemeden muaf oldular. Kiraya verilen araçların sigortalanması ve kredilerin sağlanmasını AIG ve Lehman Brothers gibi şirketler üstlendi. İşte Lehman Brothers'ın iflası ile belediyeler zor duruma böyle düştüler. Görüldüğü gibi kapitalizmin bugünkü karmaşık ilişkilerinin dışında kalan hemen hemen hiçbir bölge kalmadı küremizde.
 
Kapitalist birikim tabii ki coğrafik kurgularından bağımsız olarak gelişmez ancak bu coğrafik kurguları kendi amacına göre kullanmayı ve değiştirmeyi becerir. İletişim ve ulaşım ağları kurarak kapital birikiminin yayılması ve hızlanması için çaba gösterir. Kapitalin birikimi artarken dünya nüfusu da arttı. Kapitalin birikimi için hem üretici hem de tüketici olan nüfusun artması gerekiyor. Çin ve Hindistan gibi dünya nüfusunun en yoğunlaştığı Asya ülkelerinde kapital birikiminin artması bir tesadüf değildir. Bu bölgelerdeki nüfus artışı baş döndürücü düzeylerdeyken Kuzey kürede, özellikle Avrupa'da nüfusa artışı ya yavaşlamış ya da durmuş durumdadır. Nüfusu artan Asya’daki bu nüfus kendi yaşam alanını kurmaktadır. Kapitalizmin eşitsiz gelişimine paralel olarak kurulan bu yeni yaşam alanları arasında büyük farklılıklar görülmektedir. Nüfusları milyonları geçen yeni şehirler yükselmektedir. Ev, iş yerleri, yollar, alışveriş merkezleri gibi büyük yatırımlar artı kapitalin harcanması için kullanılan en iyi yatırım alanlarıdır. Böylece artı nüfusun yerleşimi ile artı kapitalin harcanması arasındaki direkt ilişki görülmektedir.
 
Kapital kendi coğrafyasını yaratırken bölgeler arasında büyük farklılıklar yaratır. Bu bölgeler ülkeler arası veya ülke içinde hatta aynı kent içinde yan yana yer alabilir. Kriz öncesinde var olan Washington'da veya New Jersey'deki bir sub-urban şehrine bakalım. Demografik yapıya bakıldığında belli bir homojenlik görülür. Nüfusun çoğu iyi eğitimli beyazlardan oluşturur. Finans, sigortacılık, yazılım gibi servis tabanlı işlerde çalışan, çoğunluğu üniversite mezunu bir nüfus. Ev sahipliği oranı bayağı yüksek. Şehirde yaşayanların gündelik ihtiyaçlarını karşılayacak iş yerleri vardır ve oralarda çalışanlar da bu şehrin nüfusunu oluşturmaktadır. Sıkıcı bir yaşam ama küreler arası bir uyum gözlenmekte. Genel bir huzur ve refah hissedilmektedir.
 
Pensilvenya'da, başka bir şehirde ise durum bayağı farklı. Şehrin en büyük işvereni olan çelik sanayi fabrikaları kapanmış. Çoğunluğu beyaz erkeklerden oluşan işçiler işsiz kalmış. Kadınlar daha az para yapan ama bir şekilde evlerine gelir getiren ve çoğunlukla geçici olan işlerde çalışıyorlar. Evlilikler çökmekte, işsiz koca ile zor işlerde çalışan kadınlar arasındaki ilişkiler bozulmaktadır. Bu durumdan bunalan şehrin bazı sakinleri iş bulabilmek için New York, Philadelphia gibi büyük şehirlere göç etmişler. Şehrin nüfusu azalmış, birçok ev boş kalmış durumda. Zor durumda kalan küçük iş yerleri şehri çekici hale getirecek yatırımlar yapmaya çalışıyorlar. Boşalan evlere siyah, Hispanik gibi beyaz olmayanlar gelip yerleşirler. Bu da şehirde ırksal tansiyonun yükselmesine neden olur. Yedi küre içinde ve küreler arasındaki uyum bozulmuştur.
 
Hindistan’daki slum adı verilen (gecekondu) yerleşim bölgelerine bakalım. Nüfusun büyük çoğunluğu alt yapısı olmayan, belediye hizmetlerinin verilmediği küçücük alanlara sıkıştırılmış. Şanslı olanlar, çoğunluğu zengin Manhattan mağazalarında satılan ürünleri üreten küçük tekstil atölyelerinde çalışıyorlar, diğerleri de sokak aralarında gezici satıcılık ile geçimlerini sağlıyorlar. Yerel devlet yöneticilerinin rüşvet yemeleri oldukça yaygın. Şehrin güvenliği ve hizmetlerin dağıtımı çeteler ve yöneticiler tarafından sağlanıyor. Çoğunlukla çalıntı radyo, televizyon gibi elektronik aletler yaygın. Altyapının olmaması nedeniyle iletişim tamamen cep telefonları ile sağlanıyor. Pensilvanya’daki örnekten çok farklı olmasına rağmen buradaki yedi küredeki tansiyonun ve uyumsuzluğun benzeri gözlenmektedir.
 
Kapital, uzaklığı zaman ile yenme yarışı içindedir. Her şeyin en hızlısını geliştirmeye çalışır. Daha hızlı bilgisayar, daha hızlı uçak, gemi, tren yapar. Kapital doğduğundan beri bu çaba içindedir. Bu nedenle Marx bu sözü ile kapitalin eğilimini anlatmıştır. Kapital kurduğu küresel pazar ve üretim ile coğrafik engeli kendi avantajı haline getirmektedir. Latin Amerika'da muz üretip dünya pazarında satmakta, bu arada yerel muz üretimlerini yok etmektedir. Çin'de tüketim mallarını üretirken, üretim araçlarını, makinelerinin çoğunu Avrupa, Amerika gibi eski endüstri merkezlerinde üretmeye devam etmektedir. Kapital rekabetin de etkisi ile en fazla kâr edebileceği alanlara akmaktadır. 
  
Yazarın diğer yazıları
·         Arizona'da ırkçı yasa
Yorumlar...