12 Eylül’ün karanlık tüneline giren Türkiye Kürt Sorunu
3.1.2011 12:54:14, Mahmut Balpetek

12 Eylül 1980 askeri darbesi, 12 Mart darbesinin eksik bıraktığı vesayet rejimini pekiştirmek, hukuksal ve siyasal düzenlemeleri tamamlamak amacıyla yapılan, planlı ve programlı bir derin devlet-burjuvazi operasyonudur. Nitekim darbeden hemen sonra Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Genel Başkanı Halit Narin’in “Şimdiye kadar işçiler güldü, şimdi sıra bizde”  veciz ifadesi 12 Eylül darbesinin niteliğini, şiddetini ve yönelteceği siyasal ve toplumsal kesimleri açıklamaktadır. Başta işçi ve yoksul emekçiler olmak üzere; sosyalistlere, devrimcilere yönelen şiddete Kürt olmak da eklenince, darbenin dozu da artmış, sınırları genişlemiştir. Bu dönemin baskı ve zulmünün simgelerinden biri de "Diyarbakır Cezaevi"dir.  Toplama kapını andıran bu cezaevi, Kürt jenosidinin gerçekleştiği yerdir. Bütün işkence yöntemlerini Alman Nazilerin komünist ve Yahudilere uyguladığı biçimlerden devralmışlardır. Yakınlarını görmeye gidenlerin de her tür işkenceye maruz kaldığı bu toplama kampı esasen ayrımsız olarak bütün Kürtleri hedef almıştır. Bu kampa düşmemek üzere kaçanların önemli bir kısmı Suriye’ye geçerek, Filistinliler ile birlikte İsrail işgaline karşı mücadele etmeyi yeğlemişlerdir. Avrupa’ya gidenler ise Kürt sorununu dünyaya anlatmaya çalışmanın yanı sıra Kürt  dilini ve edebiyatını geliştirmek uğraşlarında olmuşlardır. Kürt coğrafyası tam bir işgal görünümündeydi. Kahvelerde bile Kürtçe yasaklanmış durumdaydı, ulusal kıyafetlerden dolayı yaşlı genç demeden insanlar karakollarda işkenceye tabi tutulmaktaydılar. Bir başka ifade ile Kürt olmak yasaklanmıştı. Cezaevinden çıkanlar dışarıda takip edilmekte, her fırsata işkenceye maruz kalmaktaydılar. Dolayısı ile fişlenenler en uygun fırsatta bölgeyi, ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardır.  Suriye ve Lübnan’da önemli bir Kürt göçmen nüfusu birikmiştir. Genç ve dinamik olan bu nüfusun kulağı hep coğrafyadaydı. Bu tiranlık şartlarında 1982 Anayasası oylanarak kabul edildi. Aynı oylamayla birlikte darbenin lideri Kenan Evren de Cumhurbaşkanı olmuş oldu. 

1983 yılında yapılan seçimlerde ANAP lideri Özal başbakan oldu. Özal’ın ilk icraatlarından biri Irak BAAS rejimi ile güvenlik gerekçesi ile Türkiye ordusunun 15 km derinlemesine ırak sınırlarında operasyon yapma anlaşmasıdır. Ardından Kürt peşmergelerine karşı yapılan sınır ötesi harekâttır. Bugün yılık alınan operasyon teskeresinin ilki  daha PKK eylemleri gündemde yok iken 1993’te peşmergelere karşı gerçekleştirilmiştir. 

1984 Ağustos ayında PKK,  bağımsız sosyalist Kürdistan devletini kurmak amacı ile ilk eylemi olarak  Şemdinli ve Eruh’ta karakola baskın düzenlemiş, çeyrek asrı geçen savaşın ilk kıvılcımını çakmıştır.  Devletin kendini en güçlü gördüğü bir dönemde yapılan eylem, hem halkta hem devlet nezdinde tam bir şok yaratmıştır. Bir süre sonra Suriye’de  (Bekaa Vadisi) oluşturdukları eğitim kampında İran, Suriye ve Irak Kürtlerinin de örgüte katılımının gerçekleşmesi ile gücünü pekiştiren hareket, bölgeye yerleşme hamlesini başarı ile sonuçlandırdı. Şırnak, Cizre ve İdil gibi bölgelerin kırsalında ilk elden etkin güç olma hali, devamında bir taraftan bölgenin içlerine doğru eyalet tarzında organize olurken, aynı zamanda sözü edilen üç şehirde iktidar olma durumuna erişti. Önceki isyanlardan birçok açıdan farklı olan bu isyanın belirleyici özelliklerinden bir de aktörünün bir mele ya da aşiret reisi değil, çağdaş, siyasal örgüt olmasıdır. Bu durum aynı zamanda devletin Kürt isyanlarını bastırmada edindiği birikim ve deneyimi kifayetsiz kılan bir unsur olmuştur. PKK’nin sürdürdüğü kesintisiz eylemler rejim tarafından “düşük yoğunluklu savaş” olarak adlandırılmıştır. İkili iktidar pozisyonu yaratmıştır. Çatışma haberlerini günlük yaşamın bir parçası halini getiren bu süreç, önceleri birkaç çapulcunun kalkışması olarak nitelendirilirken, hareketin dört parçada  bütün Kürtlerin ortak umudu olmaya  doğru evirilmesine paralel olarak yerini bir başka ifade ve algıya terk etti. Bu dolayım ile devletin dilinde değişime yol açtı. Karşılıklı savaş anlamına gelen bu süreç, nicelik  ve nitelik olarak yeni bir eşiği ifade etmekteydi. Rejim, toplumla kuracağı iletişimde sorunu yeniden kodlamak durumunda kalmıştır. Dış mihrakların ülkemiz üzerindeki “bölücü” emelleriydi gelinen sürecin kodu. 

Özal dönemi, gerçekleşebilmesi mümkün kılınabilinsin diye uğruna 12 Eylül darbesi yapılmış olan 24 Ocak kararlarının hayata geçirilme dönemidir. Başka bir ifade ile Türkiye’yi küresel kapitalizmin ihtiyaçlarına uygun hale getirmek ve bu gerekle idari ve hukuki düzenlemeler ile yapısal sorunları çözme dönemidir. Özelleştirme, ithalat ve ihracat rejiminde değişimler, gümrük duvarlarını kaldırmak vs. ile Türkiye’nin yönelimini küresel sermayenin yönelimine paralelleştirme dönemidir. Özal, bu geçiş sürecini başarıya ulaştırmak  açısından, Kürt sorununu çok yönlü kullanmıştır. Önce şiddetin dozunu arttırarak milliyetçi, ırkçı duyguları şahikaya çıkararak, bütün toplumun dikkatini soruna odaklaştırarak, sert direnişle ile karşılaşmadan, özelleştirme ve taşeronlaştırmayı gerçekleştirmiştir. Sürecin geri dönülemez noktasında ise yeni dönemin ihtiyaçlarına uygun biçimde, etnik ve kültürel sorunlarını çözmek amacı gütmüştür. Küresel sermaye açısından güvenilir, bölgesinde ise lider ülke yaratmak istemiştir. Giriştiği sürecin bir parçası olarak çözümü gerekli görmüş ancak  başarısız kalmıştır. Başka bir ifade ile bugünkü vahşi kapitalist düzene geçişi temellendirmek için toplumu her türden baskıcı ortama razı kılmak amaçlı Kürtleri şeytanlaştırmıştır. Akabinde yeni süreçte sistemi kalıcı kılmak için çapak olarak gördüğü savaşı bitirme düşüncesine evirilmiş olsa da büyüttüğü ırkçılık canavarına yenik düşmüştür. 

19 Temmuz 1987 tarihinde 13 ilde uygulanmaya başlanan ‘Olağanüstü Hal’ (OHAL) uygulamasına geçildi. Özel Tim, koruculuk  ve JİTEM gibi özel savaş aparatları geliştirildi. Savaş kuralsız kulvara sokuldu. Kirli savaş diye anılan dönemin yaratılması doğrultusunda  peş peşe adımlar atıldı. Özal’ın savaş konsepti, kırsal bölgeleri insansızlaştırarak, gerillayı lojistiksiz bırakmaktı. Bu düşünceden hareketle köy ve mezralar yakıldı ya da zorla boşaltıldı. Böylece tarih, kitlesel göçlerden birine daha tanıklık etmiştir. 

İran-Irak savaşının bütün hızı ile devem ettiği 23 Şubat - 16 Eylül 1988 tarihleri arasında Irak El-Enfal Harekâtı'nı gerçekleştirdi. Buna karşı hamle olarak Mart ayının ortasında İran ordusu Zafer–7 Harekâtı adlı genel taarruzu başlattı. Celal Talabani liderliğindeki 'Kürdistan Yurtseverler Birliği'ne bağlı peşmergeler de İran ordusu ile işbirliği yaparak Halepçe kasabasına girdi ve isyan başlattı. 19 Ağustos 1988'de Irak ve İran, ateşkes anlaşmasını imzaladılar. Irak ordusu ateşkesten 5 gün sonra Halepçe'yi geri almak özere harekât başlattı. Kimyasal ve biyolojik silahların kullanıldığı saldırıda  beş bin kişi öldürülmüştür. Süleymaniye Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Fuat Baban, 7 Aralık 2002 tarihli 'Experiment in Evil' başlıklı makalesinde, Halepçe’de kimyasal ve biyolojik silah kulanım nedeni ile özürlü doğum oranının Hiroşima ve Nagasaki'nin 4-5 katı olduğunu bilimsel olarak saptamıştır. Kaçan binlerce insan Türkiye 'ye sığınmıştır. Kürtlerin yaşadığı trajedilerin kendilerini yönetme isteğini geriletmediği gibi, savaşımı daha da derinleştirmiştir. Ancak göç, Kürtlerin hayatlarının bir parçası olarak varlığınını sürdüre gelmiştir. 

1989 yıllında Paris’te uluslararası Kürt konferansı düzenlenmesi yönünde çalışmalar başlamıştır. Türkiye Kürtleri adına da aralarında Ahmet Türk’ün de bulunduğu bir grup milletvekili davet edilmiştir. Kürtlerin bu tarihe kadar yasal olarak en kitlesel biçimde içinde oldukları parti olan SHP, Kürt milletvekillerinin konferansa katılmasına karşı çıkmış, gitmeleri durumunda partiden ihraç edileceklerini beyan etmiştir. Davet edilen grup bütün tehditlere aldırmadan konferansa katılmıştır. Bu milletvekilleri bir süre sonra ihraç edildiler. Buna tepki gecikmedi. Bölgedeki SHP örgütleri toplu istifa ederek, yeni bir parti kurmak için harekete geçtiler. SHP’den ihraç edilen ve bu ihraçlara tepki gösterip istifa eden on milletvekili Fehmi Işıklar başkanlığında HEP’i (Halkın Emek Partisi) kurdular. Bu tarihten sonra Kürtler siyasette yasal alanda da yollarını ayırmak zorunda kaldılar. Bu durumu, Kürtlerde ayrılma fikrinin güç kazanmasına yol açan OHAL uygulamasından sonraki önemli halka olarak nitelemek mümkündür. Bu tarihi olayın SHP’nin ve devamı olan CHP’nin bölgede erimesine, yok olmasına da yol açtığını söylemek mümkündür. 

10 Nisan 1990'da sürgün ve sansür kararnamesi çıkaran Özal hükümeti, bölgede yaşayan aydınları ve özgürlük aktivistlerini sürgün ederek, hareketin sürekliliğini bitirmeye çalışırken, basını da Genelkurmay’ın egemenliğine sokmuştur. Hangi haberin nasıl yayınlanacağına kadar Genelkurmay müdahalesi ile karşılaşmıştır medya organları. Bölgeye giriş bazı gazetecilere tamamı ile yasaklanmıştır. Emirlere uymayan gazetecilerin işine son verilmiş ya da rejimin açık hedefi haline getirilmiştir. Bölgede gözaltı süresi belirsiz ve keyfileşmiştir. 

Değişen Dünya, değişime direnen Türkiye 

Dünyada önemli altüst oluşların yaşandığı bu zaman diliminde SSCB’de Gorbaçov’un liderliğinde glasnost (açıklık) ve perestroyka (yeniden yapılanma) politikaları uygulamaya konulmuş ancak başarılı olunamamıştır. Ardından 13 Ekim 1990’da Berlin Duvarı yıkılmıştır. Reel sosyalizmin çöküşü ve tek kutuplu dünyaya geçiş dönemine giriş anlamına gelen bu durumun, Kürtlerin taleplerinde de değişime yol açması kaçınılmaz olmuştur. Bu tarihten başlayarak Kürtler bağımsız Kürdistan fikrinden koparak, birlikte eşit  özgür vatandaşlar olarak yaşama fikrine gelmişlerdir. Türkiye yeni bir seçim dönemine girmiş,  Kürt sorunu toplumun bütün kesimlerini  yeniden saflaştıracak kadar gündeme oturmuştur.  Partilerin sorunu görmezlikten gelmeleri ya da sorunu ıskalayarak yollarına devam etmeleri söz konusu değildir. Bu yeni dönemde her zaman devletin katıksız savunucusu ve geleneksel yaklaşımın temsilcisi olarak simgeleşen Demirel’in bu konudaki görüşleri her açıdan önemliydi.  Güniz Sokak'ta gazeteciler ile yaptığı kahvaltıda konu ile ilgili bir soru özerine Hasan Cemal’e “Atatürkçü milliyetçiliğinin kısmi ırkçı yanları vardır” diyen Demirel daha sonra seçim çalışmalarını sürdürdüğü mitinglerde “Kürt realitesini tanıyoruz“ diye ifadelerde bulundu. 

3 Mart  1991’de başlayan 1. Körfez Savaşı, Ortadoğu ve Kürt coğrafyasında siyası aktörlerin yeniden dizilmesini olanaklı kılmıştır. Soğuk Savaş dönemi sona ermiştir. Özal, bir taraftan Türkiye’nin Amerika ile stratejik ortaklığını tek kutuplu dünyada yeniden tazelemeyi, diğer taraftan ise Kürt petrollerinin sahibi olabilecek bir önerme ile Musul ve Kerkük’ü içine alan Kürt coğrafyasının federasyon biçiminde Türkiye’ye bağlanmasını tasarlayan bir sav geliştirdi. Bu saik ile Körfez Krizi'nde aktif politika izlemek isteyen Özal, bu politikasını “bir koyup beş almak” olarak özetlemekteydi. Ancak Özal, temkinli bir siyasetten yana olan Başbakan Yıldırım Akbulut, Dışişleri Bakanı Ali Bozer ve Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay’ın direnişi ile karşılaştı. Özal'ın ısrarlı  tutumuna tepki gösteren Dışişleri Bakanı Ali Bozer (11 Ekim 1990), Milli Savunma Bakanı Safa Giray ve Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay (3 Aralık 1990) görevlerinden istifa ettiler. Özal’ın amaçladığını gerçekleştirmesi mümkün olmadı. Ancak Kürt sorunu derinlemesine siyasetin gündemine girmekteydi. Soruna barışçıl bir çözümün imkânsız olduğu fikrinden kopuş evresine girilmekteydi. ABD, Irak’taki  Kürt coğrafyasını kapsayan bölgeye uçuş yasağı getirmek amaçlı çekiç güç yerleştirmiştir. 

Kürtler kendi kimlikleri ile meclise girdiler 

1991'de yapılan erken  genel seçimlere, SHP ile HEP ittifak yaparak katıldılar. HEP adayları, SHP’nin listelerinden aday gösterilerek meclise girdiler. Siyaset zemininde olumlu rüzgârlara neden olan bu durumu, DYP’nin Kürt gerçeğine yaptığı vurgu da beslemekteydi. Seçimler sonucunda oluşan hükümet, sorunu çözme beklentisi yaratmıştır. Cumhurbaşkanı Özal’ın da paralel görüşler ileri sürmesi her kesimde umut yaratmıştır. Gelişen süreç toplumun umutlanmasında haklı olduğunu gösterdi. Özal’ın Adnan Kahveci başkanlığındaki heyete hazırlattığı rapor ile barış zemini daha da güçleniyor görünümü verilmekteydi. Bu dönem devlet ile PKK’nın ilk diyalogunun başladığı dönemdir. Sorun çok yönlü tartışılmaya başlandı. Özal’ın talebi ile Celal Talabani’nin aracı olması üzerine 20 Mart 1993‘te PKK ateşkes ilan etti. Ancak bu durum uzun sürmedi. 24 Mayıs 1993'te Elazığ-Bingöl karayolunda asker taşıyan iki aracın durdurularak 33 askerin öldürülmesi ile sonuçlanan eylem ile birlikte ilk ciddi ateşkes girişimi akamete uğramıştır. Ardından Özal’ın ölümü, Demirel’in köşke çıkması ve Çiller dönemi başlamıştır. 

SHP’nin ve DYP’nin Kürt raporu ile birlikte bütün partiler Kürt sorununda raporlu hale geldiler. Bu tespiti şöyle de ifade etmek mümkün: Kürt sorununu çözme konusunda özürlü olduklarını raporlarla tescil etiler. Bugünün moda deyimi olan "açılım" sözcüğü gibi o günlerin modası  "rapor" terimiydi. Kürt sorununa Bask modeli önerisi ile başlayan Çiller dönemi, kısa bir süre sonra koruculuk sistemini aşiretlere teslim ederek devam etti. Ardından, meclisteki Kürt milletvekillerin dokunulmazlıkları kaldırılarak cezaevine gönderildiler. Devamında aynı iktidar “elimde örgüte yardım eden Kürt işadamları ve aydınlarının listesi var” diyerek  faili meçhul diye nitelenecek ölümleri gerçekleştirmiştir. Kürt coğrafyasındaki baskılar öyle çekilmez boyutlara çıkarılmıştır ki, Irak’a yakın  köylerden on bini aşan sayıda insan sınırı geçip, mülteci olarak yaşamak üzere Irak’a geçmiştir. BM denetimindeki Mahmur Kampı bu tarihte gelen insanların mekânı olmuştur. Bu dönemde ordu ve polisin bir dizi legal olmayan oluşumla yürüttükleri savaş tam kirli ve kuralsız olmuştur. Batıda aydınlar, sendikacılar, sosyalistler, bölgede ise  Kürtler amansız bir şekilde öldürülmekteydi. Bir dizi insanlık suçunun işlendiği dönem, Cumhuriyet tarihinin en karanlık dönemi olma özeliğini taşımaktadır, derin devletin, görünen devleti ele geçirdiği ya da bu iki devletin iç içe geçtiği dönemdir.  Susurluk kazası ile ortaya saçılan bu ilişkiler ve ardından 18 Şubat askeri muhtırası ile birlikte Refah-Yol dönemi kapanmıştır. Ancak, Çiller döneminin yeni bir hükümetle yer değiştirerek sonlanması, rejimin Kürt sorununa yaklaşımında farklılığa yol açmamıştır.  Bu dolayım ile Türkiye’nin içine sokulduğu 12 Eylül’ün karanlık tünelinden çıkmak mümkün olmamıştır. 

Türkiye’nin Kürt politikasında esaslı değişikliklerin Ecevit liderliğindeki DSP-ANAP MHP koalisyonu döneminde de yaşandığını saptamak mümkündür. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş, Suriye sınırındaki Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde şöyle diyordu: "Türk devleti olarak komşularımızla iyi ilişkiler kurmaya çalışıyoruz. Bu iyi niyetimize rağmen bazı komşularımız, özellikle ismini açıkça söylüyorum, Suriye gibi komşular, iyi niyetimizi yanlış tefsir ediyorlar. APO denen eşkıyayı destekleyerek Türkiye'yi terör belasına bulaştırdılar. Türkiye iyi ilişkiler konusunda gerekli çabayı gösterdi. Türkiye beklediği karşılığı alamazsa, her türlü tedbiri almaya hak kazanacaktır. Artık sabrımız kalmadı." Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de bu konuşmanın hemen ardından Meclis'te şunları söylüyordu. “Suriye, Türkiye'ye karşı açık bir husumet politikası izlemektedir. PKK terör örgütüne aktif destek sağlamayı sürdürmektedir. Tüm uyarılarımıza rağmen hasmane tutumundan vazgeçmeyen Suriye'ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kez daha tüm dünyaya ilan ediyorum." Aynı akşam benzer bir açıklama dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz'dan geldi. Yılmaz "Suriye'ye karşı BM Yasası'nın 51. maddesi bize meşru müdafaa hakkı vermektedir" dedi. Devletin tepesinde  Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması konusunda basınç yapmakta hemfikirlik vardı. Ve hedefleri gerçekleşti. 9 Ekim 1998 yılında  Öcalan Suriye‘yi terk etti. Ardından Kenya’da yakalandı. Türkiye’ye teslim edildi. Yargılandığı mahkemece 25 Kasım 1999'da idama mahkûm edildi. 2000 yılında Türkiye’nin Avrupa müzakereleri gereği yaptığı yasa değişikliklerinde idam kaldırıldı. Başta Kürtçe olmak üzere Türkçe dışında önce sınırlı, sonra tam gün yayın yapma yasası kabul edildi. Bugün yayın yapan kanal TRT Şeş'in yasallaşması bu tarihe dayanır. Öcalan’ın yakalanması, rejimin Kürt sorununa yaklaşımında yapısal değişiklikleri de beraberinde getirmiştir. Bunda Öcalan’ın yakalanmasıyla örgütün dağılması ve yok olması beklentisinin gerçekleşmemiş olmasının önemlice bir rolü olduğunu saptamak gerekir. Taraflarda, savaşarak kazanacakları bir şeyin olmadığı fikri güç kazanmaya başlamıştır. PKK, Suriye’de bulunan kamplarını kapatarak güçlerini Zagros dağlarındaki Kandil’e taşımıştır.  

Yorumlar...