Hacay Yılmaz - Bir kilometre taşı, Tariş Direnişi Tariş Direnişi
18.1.2011 14:14:49

İzmir karla karışık yağmurlu bir güne uyanmıştı. Kıştı, soğuktu. Takvim yaprakları 22 0cak 1980’i gösteriyordu. Günlerden bir gündü ama İzmir için günlerden bir gün olmayacaktı. Tariş işçileri için de olmayacaktı. Sabahın erken saatlerinde, henüz yeni iş başı yapmışlardı. Makinelerinin başındaydılar.

Aynı saatlerde, bir başka yerlerde bir başka hazırlıklar daha yapılmıştı, belediye otobüsleriyle fabrikalara geliyorlardı. Dönemin İçişleri Bakanlığı’nın gizli emri ve İzmir Valisinin koordinatörlüğünde belediyeye ait otobüslerle fabrikalara gelen polis “arama yapacağız” bahanesiyle tüm fabrikalara operasyon yaptı. Polisin bu operasyonuna işçilerin yanıtı ise DİRENİŞ oldu. Böylece takvim yaprakları 22 Ocak 1980’i gösterirken, yankıları sınırları aşan, Türkiye işçi sınıfı tarihinin en büyük direnişinden biri yaşanacak, adı Tariş Direnişi olarak tarihe kazınacaktı.

Tariş, ekonomik, siyasi ve toplumsal bir güçtü
 
Devletin operasyon amacı neydi?
Direniş nasıl başladı, sonuçlandı?
Böylesi bir direniş tesadüf müydü?
 
Bu sorularımıza yanıt ararken, önce Tariş’in ne olduğunu anlamak gerekiyor. İzmir’de yaşayanlar bu ismi yakından bilirler. Bu günlerde sayıları hızla azalsa da, şehrin kimi yerlerinde bu isme rastlarız. Tariş Ege bölgesinde üzüm, incir, zeytinyağı ve pamuk üreticilerinin oluşturduğu ‘Tarım Satış Kooperatifleri Birliği’nin kısaltılmış adıdır. Bundan otuz yıl önce, yani o günlerde Tariş’in 80 bin üretici ortağı vardı. Ancak bu kadar çok ortağı olan bu kuruluşun gerçekte sahipleri ve yöneticileri Ege bölgesinde büyük toprakları ve büyük hisseleri olanlardı. Bu sahiplerin sayıları da bir elin beş parmağını geçmezdi. Bu kuruluşa bağlı fabrika ve işletmelerin kazancı da, bu bir avuç insan ve dönemin siyasal iktidarı tarafından paylaşılırdı. Bugün sayıları son derece azalmış olsa da, o günlerde Tariş’in, üzüm, incir, iplik, zeytinyağı ve yağ kombinaları fabrikaları vardı. Bu fabrikalar Ege bölgesinin değişik il ve ilçelerine dağılmasına karşın fabrikaların ve işletmelerin ezici çoğunluğu İzmir’deydi. Buralarda on binin üzerinde işçi çalışırdı. Dediğimiz gibi Tariş bir kooperatifti, yönetim kurulu kooperatif üyeleri tarafından seçilirdi. Ancak, Tariş Genel Müdürü ve fabrikaların müdürleri, yöneticileri dönemin hükümetleri tarafından atanırdı. Tariş, 80 bin üretici ortağı ve 10 binin üzerinde çalışanı ile Ege bölgesinin ve Türkiye’nin en büyük kuruluşlarından biriydi. İşte böylesine büyük bir kuruluşun ekonomik gücü, oy potansiyeli ve siyasal etki alanı da önemliydi. Siyasal iktidarlar tarafından önemli olurdu. Onlar da politik olarak yaklaşırlardı. Siyasal iktidarlar Tariş’e öncelikli olarak kendi politikaları ve ideolojileri doğrultusunda müdahale ederlerdi. Bu müdahaleler, 1970’li yıllarda öncelikle de çalışanlar ve işçiler üzerineydi.
 
Tariş gibi örgütleri elinde tutanlar bölgenin gücünü kontrol ediyordu
   
İlk müdahale 1975 ve 1977 yılları arasında Süleyman Demirel’in başbakanlığında kurulan I.MC hükümeti tarafından yapılmıştır. I.MC hükümeti Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin oluşturduğu, milliyetçi bir sağ koalisyon hükümetiydi. Bu hükümet döneminde fabrikalardan yüzlerce işçi çıkarıldı. Yerine ülkücü militanlar yerleştirildi. Fabrikalar adeta faşist militanların üsleri haline getirildi. O günlerde, İzmir’in birçok yerindeki devrimcilere, demokratlara yönelik faşist saldırılar, Tariş’e bağlı fabrikalardan yönlendirildi. Bu faşist militanlar aynı zamanda, fabrikaların içinde de, sorgu ve işkence odaları kurmuşlardı. Kendilerinden olmayan, kendilerine haraç vermeyen işçileri, sorguluyor, işkence yapıyorlardı. 1975 - 1978 yılları arasında, I. ve II. MC hükümetleri döneminde Tariş’e bağlı fabrikalarda yaşam böyle devam etti.
 
Fabrikalar faşist işgalden arındırıldı, üretim rekor düzeye çıktı
 
Ülkücü, faşist militanların işgali altında fabrikalardaki üretim de en alt düzeydeydi. 1987 yılının ilk günlerine gelindiğinde, II. MC hükümetinin değişmesiyle, Tariş’teki Genel Müdür ve fabrika müdürleri de değişti. Bu değişimle beraber devrimci, sosyalist ve ilerici işçilerde fabrikalarda iş başı yaptılar. Devrimci ve ilerici işçilerin fabrikalara girmesi, baskı ve sorgulama altında olan, sıradan işçilere de moral oldu. Devrimci işçilere destek verdiler ve kısa sürede fabrikalar faşist işgalden arındırıldı. Bu tarihten itibaren de tüm işçiler Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK’e bağlı sendikalarda örgütlendiler. İşçiler, sol içerisinde farklı gruplardan olmalarına karşın ortak tutum içinde olmaları, DİSK’e üye olmaları, işyeri örgütlülüklerini kurarak üretimi rekor düzeye çıkarırken, anti-faşist mücadeleye ve ülke sorunlarına karşı da son derece duyarlı idiler. Deyim yerindeyse, fabrikalar da ciddi bir politik bilinç vardı. Örneğin, 1978 yılı Aralık ayında faşistlerin Maraş’ta yaptığı katliamı protesto için Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ülke çapında tüm fabrikalarda saygı duruşu anlamında beş dakikalık iş bırakma kararı almıştı. Tariş işçileri 24 saat iş bırakıp, yürüyüş yaparak katliamı lanetlediler. Tariş işçileri, üretimi rekor düzeye çıkarırken, emeklerinin karşılığını da güçlü bir toplu iş sözleşmesi yaparak alıyorlardı.
 
Hükümet, faşistler ve yandaş medya Tariş’e saldırıda ortaklaştı
 
1979 yılının Ekim ayında, CHP hükümeti düştükten sonra, yeniden MHP ve Milli Selamet Partisi’nin desteği ile Adalet Partisi tarafından Süleyman Demirel’in başbakanlığında III.MC hükümeti kurulmuştur. Bu hükümetinde icraatları arasında, daha önceki MC hükümetlerin yaptığı gibi, yeniden kamu kuruluşlarında ve Tariş gibi yerlerde operasyonlar yapmak olacaktı. Operasyon yapılacak yerler arasında, Tariş başta olmak üzere, Antbirlik, Çukobirlik ve Fiskobirlik ilk sıradaydı. Bunun için de vakit geçirilmeksizin kara propaganda başlatıldı. Bu gün nasıl ki, hakları için direnen emekçiler, halka karşı karşıya getirilmek için propaganda yapılıyor ise, nasıl ki, Ankara’da direnen Tekel işçileri için, Başbakan “bunlar yan gelip yatıyorlardı” diyerek, karalamaya çalıştıysa, o günde Tariş işçileri için benzer propagandalar yapıldı. Tek kanal olan televizyonda ve gazetelerde eş zamanlı yayınlar başlatıldı. İzmir’de yayınlan Yeni Asır gazetesi günlerce yalan manşetler attı. “Tariş’te Üretim Yok, Fabrikalar Anarşistlerin ve Komünistlerin Üssü Olmuştur” şeklinde atılan manşetlerin amacı kamuoyu yaratmaktı. Gazete bu yayınlarına günlerce devam ederek, hükümetin yapacağı operasyon için kamuoyunu hazırlıyordu. Yine o günlerde başka bir hazırlık daha vardı. Anadolu’nun değişik şehirlerinden insanlar getirilerek otellere yerleştirildiler. Bu insanlar Tariş’ten atılacak işçilerin yerine alınacaklardı. Hükümetin ve propagandaların tek amacı vardı. Tariş’te devrimci ve ilerici işçilerin ve DİSK’in varlığını fabrikalardan söküp atmak, fabrikaları yeniden faşistlerin üssü haline getirmek.
 
Saldırıya karşı direniş başladı
    
O günlerde, MC hükümetinin Tariş’e yönelik hazırlıklarının ayırımında olan işçiler de, İzmir kamuoyuna bir bildiri yayınladılar. Devrimci Eylem Birliği Komitesi adına yayınlanan bildiri de, hükümetin hazırlıkları teşhir edilirken, kısaca şöyle deniliyordu: “MC Hükümetinin fabrikalarımıza yönelik saldırılarına karşı, güçlü bir direnişle yanıt vereceğimizi ve fabrikalarımızı savunacağımızı tüm halkımıza duyuruyor, halkımızı ve sınıf kardeşlerimizi duyarlı olmaya çağırıyoruz”
 
Böylece takvim yaprakları 22 Ocak 1980’i gösterirken MC Hükümetinin İçişleri Bakanlığının gizli genelgesiyle İzmir valisinin emri doğrultusunda polis, jandarma desteğinde fabrikalara operasyon yaptı. Sabahın erken saatlerinde belediye otobüsleriyle fabrikalara gelen polis arama yapacaklarını gerekçe gösterdi. Ne var ki, panzerlerin kapıları kırdığı, duvarları yıktığı, ateşli silahların kullanıldığı bir aramaydı. Polisin bu operasyonuna karşı, özellikle de Çiğli İplik Fabrikası işçileri, üzerinde çalıştıkları makinelerin iğleri, masuraları ve kendi çıplak bedenleriyle karşı koydular, direndiler. Polisi fabrikalarına sokmadılar. Bu karşı koyuşta, kadın işçiler en öndeydi. Polis üzüm işletmeleri ve yağ kombinası fabrikalarında onlarca işçiyi ve iplik fabrikasında da dışarıda gelişi güzel yakalayabildiği bir kaç işçiyi gözaltına aldı. MC hükümeti aylarca yaptığı hazırlığı bu şekilde sahnelerken, işçiler de kısa sürede kendi aralarında değerlendirme yaptılar, direniş kararı alarak, şalterleri indirip, fabrikalarına kapandılar. İşçiler taleplerini de açıkladılar.
Başlıca üç talep ardı:
1.     Arama bahanesi adı altında yapılan operasyonlar durdurulsun, olaylardan polis sorumlu tutulsun
2.     Gözaltına alınan işçi arkadaşlarımız derhal serbest bırakılsın
3.     İş ve can güvenliğimiz ağlansın. Hiçbir işçi çıkarılmayacak güvencesi verilsin.
 
İşte, tarihte yerini alan “Tariş Direnişi” bu taleplerle başlamıştı. Direniş kısa sürede tüm İzmir’de duyulurken, İzmir halkı ve öğrenciler de vakit geçirmeden, direnişçi işçilerin yanında yerlerini aldılar. Fabrikaların bulunduğu mahalle de oturan kadınlar evlerinde ekmek yaparak daha ilk gününden direnişçilere yetiştirdiler. Belediye işçileri öğle yemeklerini direnişçilerle paylaştılar. Ege üniversitesi öğrencileri üniversitenin önünden geçen şehirlerarası kara yolunu trafiğe kapatarak, “Direnişinizi Direnişimizle Destekliyoruz” pankartıyla yürüdüler. Polisin müdahalesi sonucu çatışma yaşandı, çok sayıda öğrenci yaralandı ve gözaltına alındı. Fabrikalarda direniş devam ederken 23 Ocak günü DİSK’E bağlı sendikalar İzmir’de iki saatlik grev yaparak, direnişi desteklediler.
 
O günlerde Erzurum da kış tatbikatlarına katılan Genelkurmay Başkanı ve daha sonra 12 Eylül Faşist cuntasının lideri Kenan Evren, Tariş işçilerini kastederek şöyle diyordu: “Biz dış düşmanlarla değil, iç düşmanlarla uğraşıyoruz”.
MC Hükümetinin başbakanı Süleyman Demirel’de bağırıyordu: “Devlet güçlüdür. Tariş’e girecektir”
Direnişçilerde haykırıyorlardı: “Fabrikalarımızı teslim etmeyeceğiz. Tariş’te faşistlere yer yok.
 
Direnişe ara verildi
 
Mücadele çetindi. İşçilerin karşısında siyasal iktidar ve bir bütün olarak devlet vardı. 22 Ocak’ta direnişe başlayan Tariş işçilerinin taleplerinin kabul edilmesi ve direnişin başarısı birazda öteki sınıf kardeşlerinin, halkın ve devrimci güçlerin daha fazla desteğine ve mücadelesine bağlıydı. Bundandır ki, direnişçi işçiler, kendi konfederasyonlarından, direnişlerini desteklemek için “Genel Grev, Genel Direniş” yapmasını istemişlerdi. DİSK 26 Ocak günü İzmir’de görkemli bir miting yaptı. Bu miting için İzmir’e gelen konfederasyon yöneticileri 25 Ocak gecesi Tariş işçilerinin bağlı olduğu sendika şube başkanlarının alınmadığı toplantıda, direnişi sonlandırma kararı aldılar. Ancak aldıkları bu kararı fabrikalara gelerek direnişçilere açılamaları 30 Ocak gününü buldu. DİSK Başkan vekili Rıza Güven, Tekstil-Sen Genel başkanı Rıdvan Budak ve Gıda-İş Genel başkanı Mehmet Mıhlacı’dan oluşan heyet, kararı açıklamak için önce İplik Fabrikasına gelmişlerdi. Heyet işçiler tarafından “Direnişi kıranın, kafasını kırarız”, “Genel Grev, Genel Direniş” sloganlarıyla karşılandı. Fabrikanın toplantı salonunda sloganlar altında işçilere konuşan heyet, “genel greve gitmenin önkoşulu” olarak direnişin bitirilmesi gerektiğini açıkladılar. Konfederasyon heyetinin, konfederasyonun görüşü olarak açıkladıkları bu karar, İplik fabrikasındaki direnişçi işçiler arasında bölünme yarattı. Kendi aralarında süren uzun tartışmanın ardından da direnişe son vermek zorunda kaldılar. Fabrika da üretim başladı. İplik fabrikasının arkasından, heyet diğer fabrikalara giderek, direnişi sonlandırdı.
 
İkinci saldırıya da direnişle yanıt verildi
30 Ocak günü direniş sonlanıp, fabrikalar üretime başlarken, birkaç gün sonra, Tariş işçileri gazetelerde Tariş Genel Müdürü’nün açıklamasını okudular. Genel Müdür açıklamasında şöyle diyordu: “Hasar tespiti için fabrikalar bir hafta süre ile kapatılacaktır. İş kanunun 17. ve 274 sayılı yasanın 29. maddesine göre işçilerimizin tümünün iş akitlerinin feshi zorunluluğu doğmuştur.” Genel müdür açık konuşmuştu. Bu defa “hasar tespiti yapılacak” bahanesi altında fabrikalar kapatılarak binlerce işçi kapının önüne konulacaktı. İşçiler ve DİSK bu durumu kabul etmeyeceklerini açıkladılar. İşçilerin ve sendikanın genel müdürlüğe yanıtı şuydu: “Fabrikalarda zarar ziyan tespiti yapılmak isteniyorsa, fabrikalar çalışırken de yapılabilir. Burada amaç başkadır. Fabrikalarımızın kapatılmasına izin vermeyeceğiz”
 
İşçiler bu açıklamayı yaptıktan sonra da yirmi dört saat fabrikaları boşaltmadan üretime devam ettiler. Genel müdürlük, ertesi gün işten çıkardıkları işçilerin adlarını gazete ilanıyla açıkladı. Bir kez daha savaş başlayacaktı. İşçiler ve üyesi oldukları sendikalarıyla birlikte direniş kararı aldılar, şalterler indirildi. Fabrikaların kapılarında barikatlar kuruldu.
 
7 Şubat günü polis önce Alsancak semtindeki bir numaralı üzüm işletmesi fabrikasına operasyon yaptı. Panzerler kapıları kırdı, işçilerin karşı koyuşu ile çatışma başladı. Molotoflarında kullandığı saatlerce süren çatışmada, panzerler yakılırken elli üç direnişçi yaralandı. Yüzlerce direnişçi gözaltına alınıp, Alsancak stadyumuna götürüldü. Polis üzüm işletmesine operasyon yaparken, işletmenin karşısındaki Sümerbank’ta çalışan yüzlerce işçi iş bırakarak sloganlarıyla direnişçilere destek oldular. Polis Sümerbank işçilerini de ablukaya aldı.
 
Direniş fabrikalardan taştı, tüm kente yayıldı
 
Bu operasyonun ardından iplik fabrikasına operasyon için yola çıkan polis, karşısında halkın barikatını buldu. Çiğli ve Çimentepe halkı ve devrimciler, sosyalistler, yolda etten barikat kurarak polisi iplik fabrikasına yanaştırmadılar. Aynı saatlerde, Gültepe, Altındağ halkı da sokaklardaydı. İzmir kentinin sokakları gecenin karanlığını barikatlarda yakılan ateşlerle karşılıyordu. İplik fabrikasında çalışan iki bin işçinin bin beş yüzü de, fabrikanın etrafına kurdukları barikatların arkasındaydılar. Fabrikalarının içindeydiler. Günlerce polis iplik fabrikasına yaklaşamadı. Polis, 10 Şubat günü yeni bir operasyon daha denedi. Çiğli-Çimentepe halkı ile İplik fabrikasının etrafındaki mahalle halkı arasında şiddetli çatışmalar başladı. Direnişçi işçilerin de halkla birlikte katıldığı silahların kullanıldığı çatışma saatlerce sürdü ve bu çatışmanın sonunda Cemil Oral adlı devrimci öğrenci, polis panzerlerinden açılan ateş sonucu yaşamını yitirirken, onlarca insan da yaralandı. 500 civarında insan gözaltına alındı. Halkın desteği kırılmıştı. Artık iplik fabrikası işçileri, kendi barikatlarının arkasında yalnızlardı. Halaylarla ve barikat ateşleriyle direnişlerine devam ettiler.
 
Direniş, Paris Komüncülerinin kaderini yaşadı
 
Kıştı, soğuktu. Kurşuni bir ayaz vardı kentin üzerinde. Gecenin en karanlık anıydı. Saat sıfır dörttü. En derin uykusundaydı şehir. İplik fabrikası havadan ve karadan kuşatıldı. Tanklar ve panzerler eşliğinde 10 bin asker ve polis fabrikayı sardı, fabrikanın çatısına helikopterlerden komandolar indirildi, direnişçiler kuşatıldı. Asker ve polis amirlerinin anonsu yankılandı gecenin karanlığında. “Etrafınız sarıldı. Teslim olun”. Ve Direnişçilerin yanıtı yükseldi: “Teslim olmayacağız. Bizleri rahat bırakın”. “Faşizme Karşı Omuz Omuza”. Sesler yankılandı, varoşlara uzandı, kentin en derin uykusunda, gelecek düşlerin arasına girdi. Çatışma başladı. Günün ışıklarını karşıladı kurşun ve slogan sesleri. Asker tankları kapıları kırdı, barikatları yıktı. Eşit koşullarda değildi çatışma. Operasyonu yönetenlerin tekrarladıkları anonslar üzerine, çatışmaya girmeyen direnişçilerden bir kısmı fabrikayı boşaltmaya başladılar. Saatler içinde yenilginin kapıları aralandı. Direniş düştü. Acıydı, eşit olmayan koşullarda birazda tarihin zaruri kanunuydu, yine de yürekler parçalanıyordu. Göğü fetheden Paris Komüncülerinin kaderi olmuştu direnişçilerin sonu. Yüzlerce direnişçi silahlarını üzerinde çalıştıkları makinelerin arasına emanet ederek, elleri başlarının üzerinde, dipçikler altında gözaltına alınarak stadyumlara götürüldü. Bundan sonra onları sıkıyönetim mahkemelerindeki yargılamalar ve cezalar bekliyordu. Böylece 22 Ocak Günü başlayan ve 14 Şubat 1980 gününe kadar devam eden bir direnişin öyküsü yazıldı, İşçi sınıfının mücadele tarihinin sayfalarına. Adı “TARİŞ DİRENİŞİ”ydi. Hep anılacaktı.
 
Direniş bir tesadüf değildi
 
Öncelikle anti-faşist bir direnişti. İşçilerin karşısında doğrudan devlet vardı. İşçilerin talepleri, iş ve can güvenliği olsa da, direniş başından itibaren siyasal olarak devam etti. Tariş işçilerinin arasında farklı görüşlerden ciddi bir politik ve anti-faşist birikim vardı. Fabrikalarını faşist işgalden kurtarmışlardı, elbette koruyacaklardı.
 
Direniş içerisinde o günün koşullarında sol ve devrimci gruplar arasında var olan görüş ayrılıkları, barikatın arkasında omuz omuza duruşa, devrimci dayanışmaya, direniş halaylarında kol kola olmaya engel olamadı. Direnişin her evresinde, var olan devrimci güçlerin ortak emeği sergilendi.
 
Tariş direnişinin ardından İzmir’de sıkıyönetim ilan edildi. Birkaç ay sonra da 12 Eylül askeri faşist darbe yaşandı. Dolayısıyla direniş yeterince tartışılamadı. Yenilginin nedeni, günün koşullarında yeterince irdelenemedi. Örneğin, Tariş işçileri direnişin başarısı için “bir genel grev ve genel direnişle” kendilerinin desteklenmesini istiyorlardı, haklıydılar. Bu direnişi de sendikalarından, bir işçi konfederasyonundan bekliyorlardı. O günün koşullarında, bir genel grev ve genel direnişin siyasal olacağı ve barikat çatışmalarına da dönüşmesi uzak ihtimal olamazdı. Böylesi siyasal bir genel direnişi de, ne kadar “sınıf” sendikası olsa da, bir sendikal konfederasyon göğüsleyebilir miydi? Bu sınıfın politik örgütünün işi değil miydi? O gün, bu görevler neden karşılanamadı? Bu tarihi direnişin, devletle karşıya olan ve barikat çatışmalarına dönüşen bir siyasal direnişin yenilgisinin nedeni, biraz da bu “siyasal öncüler de” değil miydi? Yeterince tartışılamadı.
 
Selam olsun tarihe not düşenlere!
Selam olsun Tariş direnişçilerine!

 

Yorumlar...
Mehmet Kâmil Bal,29.1.2011 07:11:07
Şanlı Tariş direnişinin, hangi siyasi partinin yerine hangisinin geçmesi sonucunda yaşandığı malum. O günlerin "faşizm" tartışmaları da unutulmuş değil. MC iktidara gelirse "faşizm", CHP gelirse "demokrasi" sayılırdı, bazılarınca. Ona göre de duruş sergilenirdi. Ama asıl sorun bu değil. Yazınızın sonuna eklediğiniz ve süreci değerlendirirken, sanki o günkü DİSK yönetimini kayırıyormuşsunuz izlenimi yaratan bölüm. DİSK, bir sınıf sendikası idiyse, neden hiç değilse sınıfın örgütlü kesimlerini dayanışma içine sokmak yerine, Tariş direnişini "utangaç" bir tavırla sona erdirdi. Elbette, her işçi eyleminin "siyasal" boyutları da olacaktır ve sınıf sendikaları, "siyasal" mücadelenin de paydasıdırlar. Bunu göze alamayanların bu kavgada işi olamaz.( o günlerde, 15-16 Haziran'nın üzerinden bir yıl bile geçmemişti, daha.)"Sınıfın politik örgütü" arayışına gelince, böyle bir örgüt mü vardı o günlerde, ben hatırlayamıyorum. Öyle olduğunu iddia edenler, zaten DİSK'in tepesinde değiller miydi? Görevleri, bu direnişi hiçbir kazanım elde etmeden sonlandırmak mı olmalıydı? Oysa, İzmir'de hemen tüm iş kollarında DİSK örgütlü değil miydi? Neden örgütlü olduğu işyerlerinden bir dayanışma yaratamadı? Direniş, zaten bir barikat çatışması aşamasına gelmişken, DİSK neden işin dışına kayıp, işçileri yalnız bıraktı? Soru çok! Ama sizin de anlattığınız gibi Tariş direnişi, o günlerin devrimci grupları ve yiğit tariş işçilerinin eseri olarak tarihe geçti ve öyle kalacak. Yazınızın son bölümü, sendikacıları aklar gibi algılanabileceği için bunları yazma ihtiyacı duydum. Sendika ağaları o zaman hesap vermediler belki, ama bu, vermeyecekleri anlamına gelmemelidir. Şan olsun Tariş direnişçilerine.