Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürtlerin özgürleşmesi ile mümkündür Kürt Sorunu
30.1.2011 12:10:06, Mahmut Balpetek

Rejim, silahlı eylemelere girişmeyen hareketin can çekiştiğine kendini inandırmaktaydı. Örgüt liderinin yargılanması sürecinde gerçekleşen kendini yakma eylemleri dâhil, idam cezasına mahkûm edilmesinin ülkeyi sürüklediği gergin ortamın sorunla yaşamanın ne kadar zor, hatta imkânsız olduğunun habercisi gibiydi. AB uyum yasaları çerçevesinde idamın kaldırılmasından, günde iki saat Kürtçe yayın yapan TRT GAP’ın tam gün yayın yapacak biçimde yeniden düzenlenmesine değin bir dizi yasa değişikleri ile Kürtlerin haklarına dönük iyileştirmeler yapmak durumunda kalındı. Bu durum hem koalisyon ortağı partiler arasında fikir ayrılığını derinleştirmekte hem de hükümet ile cumhurbaşkanı arasındaki gerginliği tırmandırmaktaydı. Dönemin Dışişleri Bakanı olan ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ın Diyarbakır’da yaptığı bir konuşmada kullandığı "Avrupa Birliği'ne giden yol Diyarbakır’dan geçer" ifadesi, hükümet içi çatlağı daha net su yüzüne çıkarmıştı.

Rejimin Kürt sorununu topluma kanıksatması, ulusal var oluşunun bir gereği olarak onunla yaşamayı enjekte etmeye çalışması, hiç kuşkusuz ki, vahşet siyasetine devam anlamına gelmekteydi ve ulusal boğazlaşma, jenoside başvurmak dâhil birçok insanlık suçuna kapı aralamaktaydı. Ancak bu siyasetin realize olması  istendiğinde hesaba katılmamış olduğu görülen iki nokta vardı. Birincisi, kapitalist sistemin içine gireceği muhtemel kriz olasılığı ve bunun yaratacağı sonuçların soruna yapacağı etkiydi. İkincisi ise, yaşadığımız Orta Doğu coğrafyasının birbirini kesen, birbirlerine paralel ya da çapraz bir dizi fay hattına sahip olmasıydı; Filistin, İran, Irak, Suriye, Lübnan, İsrail, Kıbrıs ve Adalar benzeri fay hatlarından herhangi birisinde olası bir hareketliliğin diğerini tetikleyeceği gerçeğiydi. Türkiye’nin 2001'de içine girdiği ekonomik kriz, kendi içinde sorunlu olan koalisyon hükümetini kaldıramayacağı kadar zorlamaktaydı. Amerika’dan getirilip, özel yetkilerle donatılıp ekonominin başına geçirilen Kemal Derviş’in emekçiler ve yoksullar için acı reçete demek olan ekonomi politikalarına tepki büyümekteydi. Bu tepkilerin karşısında uzun zaman direnemeyen hükümet erken seçime gitmek durumunda kalmıştır. Bu tarihin bir başka ayırt edici yanı ise bütün siyasi partilerin kendi içinde ya güç kaybetmiş olması ya da parçalanmış olmasıdır. Siyaset , onun  taşıyıcısı olan partiler üzerinden derin bir kriz yaşamaktaydı. DSP bölünmüş, ayrılanlar YP’yi kurmuştu. RP bölünmüş, ayrılanlar AKP’yi kurmuştu. ANAP ve DYP ise küçülme trendine girmişti. Bu durum aynı zamanda bir döneme damgasını vuran Ecevit, Demirel, Erbakan, Türkeş gibi siyasi aktörlerin kendi varisleri ile yer değiştirmesi  sonucunu doğurmuştur. 2002’de yapılan seçimler bu partilerin çoğunun barajın altında kalması ile sonuçlanmıştır. İktidara gelen AKP,  koalisyon hükümetinin sorunla birlikte yaşama politikasının sürdürücüsü oldu. Göreceli olarak krizden çıkan Türkiye’nin sorunlu koalisyon hükümetinin ardından kurulan bu yeni hükümet, küresel sermaye açısından güvenilir bulunmuştur. Başbakan Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olarak addedilerek onurlandırılmıştır. Özal ANAP’ının devamı olarak icrasını sürdüren AKP, sağlık, eğitim gibi sosyal devletin karaktersitik özeliklerine karşılık gelen sektörlerde tam özeleştirmeye giderek, tarımda deregülasyon politikaları ile orta büyüklükte toprak sahibi köylüyü yoksullaştırmış, küçük topraklı köylüyü ise topraksızlaştırmıştır. Esnek çalışma ve taşeronlaştırmada Özal iktidarının eksik bıraktığını tamamlamıştır. Sosyal devleti tam olarak ortadan kaldırarak, vahşi kapitalizmin takdirine mazhar olmuş, onlar açısından  vazgeçilmezliğini kanıtlamayı başarmıştır. Silahlanma harcamaları ve ordu bütçesini büyütmekte sorun görmemiş, polis sayısını artırmıştır. Son icraat olarak ise 50 bin sözleşmeli sınır askerini operasyon başına prim formatıyla istihdam etmek üzere düzenlemelere girmiştir. Savaşılmayacak, soruna barışçıl çözüm oluşturulacaksa bu sınır askeri neden? Operasyonların hedefinde kimler olacaktır? Bu sorular muamma olarak durmaktadır.

11 Eylül 2001’de Amerika’da Dünya Ticaret Merkezi'ne yapılan saldırılar nedeni ile bütün dünyanın gözleri Yakın Doğu ve Orta Doğu’ya yönelmiştir. Afganistan’ın işgali ve ardından Irak’ın işgali bölgede güç dengelerini, bunlar arasındaki konumlanışı ve ittifakları yeniden dizayn etmiştir. Irak’ta işgal sonrası Kürtler’in, Saddam Hüseyin ile yaptıkları anlaşmaya karşın, hayata geçmeyen özerklikleri gerçekleşti ve Kürtler bölgede yeni güçler masasına oturma yoluna girdiler. Türkiye’nin önceleri birkaç aşiret reisi çapulcu olarak nitelediği Barzani ve Talabani için sayın deme, devamında Türkiye ziyaretlerinde kırmızı halılı karşılamalar ve nihayetinde cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanların Kürdistan sözcüğünü telaffuzuna kadar ilerledi. Irak Kürdistan’ının özerkliği tartışmasız bir şekilde sorunu yeni bir evreye taşımıştır. Kürtler açısından ütopya olanın gerçekleşebileceğini gösteren bu evre, rejim açısından ise inkâra geri gidişin yollarını kapatmıştır. Artık Kürdistan diye bir yer var olduğu, özerk de olsa dilleri, kültürleri ve yönettikleri idari ve mahalli yapılara sahip olduğu gerçeğini saklamak, içinde bulunduğumuz iletişim çağında imkânsızlaştı.

Başta Amerika ve Avrupa olmak üzere bütün dünya devletleri 11 Eylül sonrasında zaten sınırlı olan insan hak ve özgürlüklerini askıya alarak, seyahat özgürlüğünü zorlaştırarak tam bir güvenlik toplumu yarattılar. Bu durumun doğal sonucu olarak yükselen ırkçılık ve fundamentalizm altın çağını bugüne kadar yaşayarak geldi.

                                         

Vesayet rejiminden çıkışın imkânı

Cumhuriyetin tekleştirici felsefesini ifade eden “Tek Vatan, Tek Bayrak, Tek Millet” şiarı, bütün farklılıkları tabu saymıştır. Bu tabu alanlarını kendine inşa zemini olarak seçen kurucu irade onu kollama ve koruma görevini orduya vermiştir yani vâsi olarak orduyu seçmiştir. Dolayısı ile Kürtlerin kültürel, siyasal, sosyal talepleri ve idari yapıda kendilerine biçilen statükoya karşı yaptıkları itirazlar ile vesayet rejimi arasında içsel bir bağ vardır. Bu bağ iyi algılanmadan atılacak adımların, vesayet rejimini değil sonlandırması, sınırlaması bile mümkün değildir. Beslendiği sorunlu alanları dönüştürmeden, yani sorunları çözmeden vesayet rejiminin saltanatını sonlandırmayı hayal etmek deyim yerinde ise havanda su dövmekle eş anlamlı olur. Kürt sorununu çözmeden vesayet rejimini sonlandırma hayalleri içine girmek, vesayet rejimi ile uzlaşmaya giden yola dümen kırmak anlamına gelir -ki hükümetin sıklıkla orduyla girdiği ilişki biçimi bu yönde olmuştur. Sorun alanlarına çözüm getirmek ile vesayet rejimine karşı mücadeleyi paralel yürütmek gerektiğini göz ardı eden hükümet, Genelkurmay ile uzlaşma yolunu tercih etmektedir. Ancak sanılandan farklı olarak, böylesi bir durumda rejimin mağdurlaştırdığı etnik ve inanç topluluklarını rejimi değiştirmede özne haline getirmek, onlardan güç almak mümkün olamaz. Tam aksine vâsi ile anlaşanın, onun vâsiliğini kabul ya da vâsiliğe gücü oranında sınırlı bir zamanda ortak olmak dışında yapacak bir şeyi kalmaz. Bu siyasal pozisyonun adı vesayet rejiminden çıkış olmaz, bir adlandırma gerekirse, sıfatı vesayette ortaklaşma ya da vesayetin eksen değiştirmesi olur. Ergenekon davası ile başlayan askeri vesayeti sonlandırma hamlesini küçümsememek gerekliliği ile birlikte, vesayeti var eden sorunların tabu olarak sürmesi durumunda vesayetin bu alanlardan beslenerek varlığını daha sağlamlaştırarak devam edeceği gerçeğini zihinlerde diri tutmak gereklidir. Ergenekon, buzdağının görünen kısmıdır. Altında duran kontrgerilla, JİTEM gibi savaş aparatlarının ortaya çıkması ve bu aparatların işlevsizleştirilmesi, savaşı bittirmekle mümkün olacaktır. Bu aynı zamanda ordunun iç siyasete dâhil olma vesilesi olan savaş durumunu devreden çıkarmak, savaş giderlerini ortadan kaldırmak, askeri harcamaları azaltmak anlamına gelmektedir. Vesayet rejiminin hem siyasete müdahalesini sonlandırmak, hem elinde bulundurduğu mali gücü sınırlandırmak, söz konusu rejimin ağlarından kurtulup görece demokratik bir yola doğru evrilmek bu yolla mümkündür. Aksi durumda Kürtlerin özgürlük talepleri ve bu talep etrafında örgütlenen dinamik ile vâsi gücün arasındaki çatışmadan doğacak anaforun ortasında kalan bir gemi gibi, dalgadan dalgaya sürüklenirken, yol aldığını sanmak dışında varlık göstermesi mümkün olmayacaktır. Başka bir ifade ile varlığını sürdürürken iktidarsızlık haline mahkûm, iktidarmış gibi görüntü vermekten başka da bir şey olmayacaktır. AKP’nin çözümsüzlükte ısrarı, onun iktidarını sürdürmek için seçtiği yöntemler şimdilik bu görüntüyü vermektedir. Oysaki, çözüm büyük fotoğrafı görmek ve buna uygun kararlı adımlar atmaktan geçmektedir. Bu da başta Kürt sorunu olmak üzere rejimin tekleştirme politikaları ile vesayet rejimine karşı eş zamanlı ve rozenansı kurulmuş bir mücadele demektir. Bunu yapamadan vesayetten kurtuluş söz konusu olamaz.

Açılımlar dünyasına hoş geldiniz

AKP, demokratik açılım (sivil anayasa yapma), Kürt açılımı, Alevi açılımı, Roman açılımı, Ermeni açılımı, Kıbrıs açılımı, türban açılımı gibi bir dizi ifade kazandırdı siyasal literatürümüze. Ancak bunların hiçbirinden geriye elle tutulur, gözle görülür bir bakiye olmaması son derece anlamlıdır. O zaman yapılan açılımların her birinin önemli olduğunu tartışmasız kabul ederek konumuz olan Kürt sorunuyla devam edelim.

Kürt sorunu tarihine ister son ikiyüz yıllık Osmanlı dönemi, ister yüz yıllık Cumhuriyet, isterse çeyrek asırlık savaş esas alarak bakıldığında, çok ağır ve derin sosyal, siyasal, kültürel, etnik, ekonomik sorunlar ve nihayet savaşın yarattığı yıkımlardan müteşekkil olduğu görülmektedir. Dolayısı ile tek bir hamlede çözülmeyeceği de aşikârdır. Ancak bu gerçeklik, "analar ağlamasın" temalı çözüm yöneliminin, sorunun ağırlığına uygun alt donanım gerektirdiğini dışlamaz. Aksine soruna hak ettiği ağırlığa uygun bir yol haritası çizmeyi zorunlu kılar. Bu sorunun birkaç ayda çözülmeyeceği belli olmasına rağmen, laftan hayata doğru bazı adımların atılması zorunluyken tersi gelişmeler daha belirgin kendini gösterdi. Bir dizi diyalog sonucu Mahmur ve Kandil’den gelen barış grubunun karşılanması esnasında aşırı sevinç gösterileri oldu diye, "kamuoyu" hassasiyeti nedeni ile sevinci kabul edilemez gören iktidar, yeni gelenler tutuklanacaktır diye buyurdu. Savrulan bu tehdit yeni grupların gelmesini engellediği gibi, gelenleri de serbest bırakıldıkları saiklerle yargılamaya başlayarak, barış konusunda karasız ve samimiyetsiz olunduğunu ortaya koydu. İki Kürt vekil, Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un milletvekillikleri düşürülmüş olmasına karşın siyasal alanda mücadele etmeye devam eden ve AKP’nin bölgede tek rakip olarak gördüğü, seçilmiş binlerce Kürt siyasetçiyi kapsayan KCK davası ile legal siyaset alanını daraltırken, "düz ovada siyaset yapın"  çağrısına icabet edilmesini beklemek, en hafif ifade ile Kürt özgürlük güçlerinin siyasal birikimini kavramamış olmaktır. Bu yapılanı betimleyecek en net deyim ise  "Kürdü düz ovada  avlarlar"dır. Bu yaklaşım gerek barışın, gerekse Kürtlerin siyasal beklentilerinin karşısında olmak demektir. KCK davasında yapılmak istenen Kürtçe savunmaya kayıtsız kalmak yetmezmiş gibi, meclis başkanının, bu durumu protesto amaçlı mecliste yapılan konuşmalara gösterdiği tepki ise Kürtlerin dil üzerinden yükseltmeye çalıştıkları kültürel  mücadeleye karşı tekçi safta duruluyor olması dışında izah kaldıramayacak kadar nettir. Diyarbakır’da toplanan DTK’nın (Demokratik Toplum Kongresi) uzun tartışmalar sonucu kendilerine biçilmiş statüyü değiştirmek, Türkiye için ise demokratikleşmek anlamlarını içeren demokratik özerklik programını tartışmak, Kürtlerin derdini anlamak, sorunu masaya yatırmak yerine, başbakanın "ben ameliyat ettirmem" şeklindeki tavrı üniter devletin çok farklı modellerinin olduğu bilinen dünyamızda "vesayetçi modeli" tercih ettiğini resmi olarak göstermektedir. Her biri Kürtlerin farklı bir talebine tekabül eden olaylar zincirinin karşında AKP’nin aldığı pozisyonun barıştan, kültürel özgürlükten, anayasal vatandaşlıktan yana olmaktan ziyade, idari olarak özgürleşme konusunda tekçi zihniyetle ortak saflarda olduğunu göstermektedir.

AKP, ülkemizde yaşanan çeyrek asırlık savaşta sekiz yıllık hükümeti ile en uzun, aldığı yüzde kırkları aşan oy ile de en güçlü hükümeti olma özelliğine sahiptir. Bu iki özelliğin verdiği tecrübe ve birikime rağmen Kürt sorununu çözmek ya da Kürt sorununu çözmeden vesayetin kendisini olumsuz etkileyen kısmından kurtulup, üçüncü dönem de hükümet edeyim diye düşünüyorlarsa -ki bu doğrultuda zayıf da olsa yukarıda saydığım emareler vardır-  bu "Dersim modelini" dayatmak olacaktır. Bu noktada söylenebilir tek söz sanırım "kimse bir suda iki kez yıkanamaz" olacaktır.

Bütün  nehirler denize akar

Bazı durumlarda sosyal olaylar tıpkı doğa olayları gibidir. Hiçbir teknolojik, askeri, insani gücün doğaya engel olamaması, nehirlerin akacağı yatağı, gideceği istikameti bile değiştirememeleri gibi. Bütün çabalara karşın depremi engelleyememek gibi, gece ile gündüzün periyodik değişimi gibi.  Kürt sorununda ise yukarıda açılımların önünde sıfat olarak kullandığım sorun alanları bu doğa olayları gibi bir hal almıştır. Varacakları denize bir an geciktirmek dışında varmasını engellemek mümkün görünmemektedir.

Çeyrek asırlık savaşta hükümet veya koalisyon ortağı olmuş bütün partiler (ANAP, DYP, SHP, RP, MHP, DSP,CHP, AKP)  Kürt sorununa üç ana konsept etrafında yaklaşmışlardır.

1-     Dersim yaklaşımı, ret ve imha politikası, her ne pahasına olursa, hangi insani sosyal politik ve ekonomik sonuç doğurursa doğursun farklı olanı yok etmek. Buna 1940’ların Alman Nazi modeli de demek mümkündür. Daha çok 1993-1997 arası yoğunlukla kullanılan model.

2-     Önce şiddeti şiddet yolu ile bitirmek, ardından konuşulacak bir şey varsa, yapılan haksızlık varsa onu  konuşalım, makul görülecek bir talebi de devlet düşünür tavrı. Birçok partinin kısmen dillendirdiği yaklaşım.

3-     Kısmi haklar vererek, halka iyi davranarak halkı kazanmak, “terörün” kökünü kazıyarak sorunu çözmek. Kısmen Özal ve ANAP’ın, daha fazla da AKP’nin benimsediği yaklaşım.

Bu üç yaklaşımın herhangi birinin bir öteki iki şıktan daha az insani, daha despotik ya da vahşi yanları olduğu iddia edilebilir olmakla birlikte, ortak oldukları tek nokta vardır: Kürt özgürlük hareketini tasfiye etmek. Bu, rejimin suçunun cezasını mağduruna kesmek anlayışıdır. Bu basit bir ortak nokta değil, son derece önemli bir paydadır. Bu açıdan denebilir ki, "gün daha o gün değil, derlenip toplanmasın bayraklar, safları sıklaştırın çocuklar…"

(Devam  edecek)

Yorumlar...