Eğitilmiş cehalet Kürt Sorunu
21.2.2011 00:13:29, Mahmut Balpetek

Sorun olduğunu kabul etmek, sorunun sirayet ettiği sosyal, siyasal, kültürel, tarihsel, eğitsel alanların anormal olduğunun kabulü ile eş anlamlıdır. Bu dolayım ile anormalliklerin ortadan kaldırılması ile başlanmalı sorunun çözümüne. Kürt sorununun çözümü için ilk adım, eğitim yolu ile yaratılan cehaleti ortadan kaldırmaktır. Psikolojide eğitilmiş zorunluluk diye bir yöntem vardır.  Şöyle ki, birkaç metre sıçrayabilen bir çekirgeyi yarım metre yükseklikteki bir fanusa koyan araştırmacılar, önceleri fanusun tavanına çarpan çekirgenin daha sonra bu çarpılma halinden kurtulmak için sıçramasını tavana değmeyecek şekilde düzenlediğini görmüşlerdir. Bir süre bu fanusta kalan hayvan dışarı çıkarıldığında yaşadığı doğal ortamda da yarım metreden daha yükseğe bir daha sıçramamıştır. Bu yöntem bizim eğitim anlayışımızın esasını oluşturmaktadır.

Genel olarak ulus-devletlerde eğitime “milli” bir karakter kazandırılır. Millileştirilmiş bu eğitimden iki asıl sonucun üretilmesi beklenir. İlki, yerel, dini, etnik ve kültürel bağlantıları aşan ve asıl sadakat odağı olarak kurgulanan milli birliğin kurulmasıdır. İkincisi ise, milli kimliğin toplumun bütününe yayılmasını ve herkes tarafından içselleştirilmesini sağlamaktır. Bu bağlamda milli eğitim, hem milli kimliğin kurucusu, hem örgütleyicisi ve hem de yayıcısıdır. Yani eğitimin temel gayesi, geleceğin yetişkinlerine mesleki bilgi ve beceri edindirmekken, eğitimin millileştirilmesiyle yurt çapında kültürel bir türdeşliğin oluşması hedeflenmektedir. Başka bir ifade ile asimilasyon amaçlanmaktadır.

Normalleşme sürecine milli eğitimin “milli” kısmını kaldırmak ile başlanmalıdır. Nasıl ki,  milli biyoloji, milli kimya, milli matematik yoksa milli eğitim diye bir kavram da olmamalıdır. Çünkü bu kavramın tekleştirme hedefi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Zira bu kavramdan kurtulmak, aynı zamanda bütün komşularını düşman gören anlayışı terk etmektir. “Araplar arkadan vurdu bizi. Rumlar ezeli düşmanımızdır. Rusların, sıcak denizler ile Rusya arasında bir konumda oluşumuzdan dolayı topraklarımızda gözü vardır. Ermeniler baş düşmanımızdır. Bulgarlar ezeli düşmanımızdır” vb. Bu dış düşmanların yanında bir de iç düşmanlar vardır. Kürt, Ermeni, Rum, Yahudi, Alevi, Çerkez... yurttaşlarımızdan oluşan toplam bu kısma tekabül eder. Bir düşman felsefesinin özlü ifadesi olarak “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” mantığı bu durumda dost edinmenin tek yolunun dünyayı Türkleştirmekten geçtiğine işaret eder. Ya da “bir Türk cihana bedeldir” derseniz Türk’ü cihanla barışık kılamazsınız.

Bu gibi eğitimle edinilmiş paranoya örneklerini çoğaltmak mümkün. İlkokuldan başlayarak küçük beyinlere enjekte edilen bu “düşmanlık” seviciliğinin, çocukların ruh hallerini sakatlamadığını kimse iddia edemez. Dört tarafı düşmanla çevrilmiş olması yetmezmiş gibi, çemberin içinde de düşmanla yaşamak, savaşmak durumunda olan bir etnik kimliğin mensubu olma halinin eğitim yolu ile edindirilmeye çalışılmasının nasıl bir eğitim vahşeti olduğunu ortadadır. Küçücük beyinler sağlığını koruyarak bu kadar düşmanlığı nasıl kaldırabilsin?

Tarih bilgisini, savaş ve bu savaşın kahramanları üzerinden tekleştirerek aktaran millileşmiş eğitim; ecdat olarak Fatih Sultan Mehmet’in görülmesi ve Deli İbrahim Paşa’nın kimin ecdadı olduğu sorusunun yanıtsız bırakılması demektir. “Türkiye’de eğitimde anadilinin kullanılmaması sorunu ve Kürt öğrencilerin deneyimleri” adlı alan çalışmasından verilecek bir örnek bu noktada dikkat çekicidir. Adı geçen araştırmada  “En sevdiğiniz ders hangisidir” sorusuna Kürt öğrencilerin çoğunluğu tarih yanıtını vermiş, buna şaşıran araştırmacıların verilen cevabın nedenini sorduklarında aldıkları yanıt karşısında şaşkınlıkları artmıştır. Çünkü Kürt öğrenciler “neden” sorusunu “şıklardan hangisi Osmanlı ya da Türkleri övüyorsa o şıkkı işaretliyoruz, doğruyu buluyoruz” diyerek cevaplamıştır.  Tarih diye anlatılan saçmalıkları bundan daha iyi gösteren bir yanıt olabilir mi? Anaokulundan başlayarak “andımız”ın etnik kökeni Türk olmayan bir yurttaşımıza okutulmasının ne kadar aşağılayıcı olduğunu görmemek mümkün mü?

Okula başlanıldığında öğretilen ilk şarkılardan birinin “Baltalar elimizde, biz gideriz ormana hey ormana” olması nasıl bir anlayışın üründür? Komşusuna düşman, yurttaşına düşman, doğaya düşman bir nesil yetiştirmek için bu kadar çabanın adı eğitim yolu ile öğretilmiş sevgisizlik ve cehalettir. Bu eğitim sonucuyladır ki, bugün ortaya çıkan, akademisyenlerin, generallerin, hukukçuların söz konusu sıfatları cahil olduklarını örtmekte yetersiz kalmaktadır. Cahillik eğitimi almış olmaları baskın çıkmaktadır. Cahillikleri hayata ve doğaya karşı galebe çalmaktadır. İvedilikle sonlandırılması gereken bu eğitim anlayışının yerine, doğa, insan, hayvan sevgisini aşılamak ve geleceğin yetişkinlerini, toplumsal yaşamda kendini gerçekleştirecek beceriler ile donatmak gerekmektedir. Çözüme giden yolda ortamın normalleşmesi için olmazsa olmaz bir değişim kendini dayatmaktadır. Cehalet öğreten bu eğitim anlayışını terk etmek, eğitimi bilimsel temeller üzerinde yeniden organize etmek bir gereklilik, hatta zorunluluktur.

Dil değişmelidir.  Çok geniş anlamıyla dil, düşünce, duygu ve güdüleri, doğrudan ya da dolaylı olarak bildirmeye yarayan herhangi bir anlatım aracıdır. Zira dil, sadece anlaşmanın değil çatışmanın, savaşmanın, aşağılamanın, dolayısı ile anlaşmamanın da aracı olabilmektedir. Bu açıdan bakıldığında dil manipüle edilebilen bir imgeler topluluğudur. Çeyrek asırdır süren savaşın ve çatışma ortamının yarattığı ayrımcı, aşağılayıcı, dışlayıcı dil, birbirini anlama ve diyalog dili ile yer değiştirmelidir. Başta basın yayın yolu ile kurulan ve yaygınlaşan, sosyal yaşamımızın her zerresinde kendini öğreten savaş dili, yerini barışın ve kardeşliğin diline terk etmelidir. Eşit, özgür topluluklar olarak birlikte yaşamak için sorunları barışçıl ve demokratik eksenli çözme eğilimini başat kılmak için, diyaloğun dilini yaratmak bir zorunluluktur. Yok sayarak, aşağılayarak diyaloğun kurulması mümkün değildir. Dilin değişiminin sadece politik aktörler ve medya ile sınırlı olması yetmez. Çeyrek asırdır yaratılan ve yaşamımızın bir parçası haline getirilmiş nefret ve kin dilinin köklü değişimi için kapsamlı bir çaba olmalıdır. Bu değişim sadece devlete ve medyaya bırakılmayacak kadar önem arz etmektedir.  Irkçı dil öyle derinlemesine topluma yedirilmiş ki, sivil toplumun etkin müdahalesi sürecin başarısının tek teminatı olacaktır. Bu açıdan deyim yerinde ise barış için toplumun tüm güçlerini harekete geçirerek dil devrimini gerçekleştirmek gerekir. İkiyüz yıllık inkâr ve ret politikaları üzerinden yaratılan düşmanlık dilinin bir çırpıda değişmesinin zor olacağını hesaba katmak gereklidir. Savaşın dilini yaratmak ne kadar kolay ise barışın dilini oluşturmak da o kadar zor ve meşakkatli olacaktır.     

Koruyuculuk sistemi ve boşaltılan köyler

1800’lerin sonunda Abdülhamit, içinde Kürtler ’in de (cehş ya da tırşıkçı) yer aldığı, Müslüman olmayan yurttaşlarımıza dönük tehcir ya da zorla Müslümanlaştırmayı hedefleyen paramiliter örgüt, Hamidiye Alaylarını kurmuştur. Başta Ermenilere yönelik asimilasyon ya da imha politikaları başarı ile sonuçlanmıştır. Bugün insanım diyen herkesin utançla anımsayacağı bu başarı Turgut Özal iktidarı tarafından yeniden tarihteki rolünü tekrarlamak gayesiyle “koruyuculuk sistemi” olarak devreye sokuldu. Ancak aynı başarıyı elde edemediğinden tekleştirme odaklı siyaset daha kirlenerek, itirafçı, Jitem, Hizbul-kontra vs. aparatlar devreye sokularak tarihteki trajediyi yeniden hayata geçirme çabası yoğunlaştırıldı. Tarihte yapılan trajedinin tekrarı tam trajikomik oldu.  İnsanlığı toprağa gömercesine yapılan katliamların, daha önce yaşanandan tek farkı bir karşı direniş görmesidir. Bugün Mutki’de, Kasaplar Deresi’nde, Hizan’da coğrafyanın neresi kazılsa altından toplu mezarların çıkması bu direnişin sonucudur. Koruculuk diye tanımlanan bu paramiliter sistem sonlandırılmalıdır. Jitem, Hizbul- kontra vb. gizli savaş odakları dağıtılmalıdır.

Köyleri yakılan ya da boşaltılan, ormanları yakılan köylülerin, köye dönüşleri yasal güvence altına alınarak köye dönüş sağlanmalıdır. Hayvanları öldürülen ya da mera yasağı sonucu hayvanlarını yok paraya satmak zorunda kalan köylülere tazminat ödenmelidir. Değiştirilen yerleşim yerlerinin eski adları iade edilmelidir. Nedeni ne olursa olsun geri dönmek istemeyenlere ise savaş tazminatı olarak hayatlarını sürdürmek istedikleri bölgede insanca yaşama koşulları sağlanmalıdır.

Mevsimlik olarak yapılan toplayıcılık devlet tarafından sigorta kapsamına sokulmalıdır. Toplayıcılık süresince insanca yaşama ve barınma hakkı devlet tarafından düzenlenmelidir. Irkçılık yasal olarak suç kapsamına alınmalıdır.

Toprak altındaki karanlığa mum tutmak

İçerde ya da dışarıda yapılan bütün askeri operasyonlar durdurulmalıdır. Özel güvenlik bölgesi diye tanımlanan alanlar bu statüden çıkarılmalı, mera yasaklarına son verilmelidir. OHAL döneminin karakteristik özelliklerinden olan jandarma arama noktaları kaldırılmalı, bölgedeki askeri hareketlilik sonlandırılmalı, asker sayısı normal şartlarda olması gereken ile sınırlandırılmalıdır. Bölgede görev yapan asker ya da diğer kolluk görevlilerin hukuk dışı keyfi davranışları hukuki zemine çekilmelidir. KCK davası öncesinde ya da bu dava ile birlikte tutuklanan siyasiler serbest bırakılmalıdır. Gösteri ve yürüyüş kanunu uygulaması Batıdaki ile eşdeğer olarak uygulanmalıdır. Taş atan çocukların yargılanması derhal durdurulmalıdır.  Kontrgerillanın Doğu ayağı ortaya çıkarılarak dağıtılmalıdır. Toplu mezarların ve faili meçhullerin hepsi gün ışığına çıkarılmalı, dönemin siyasi sorumluları hukuk nezdinde hesap vermelidir. Toprak altında veya karanlıkta hiçbir sır mazi olmaya mahkum kalmamalıdır. Bu çerçevede hakikat komisyonu/ komisyonları kurularak bütün dönem aydınlatılmalıdır. Bölgede dağların doruklarına yazılan, imalı veya açıkça Türk etnik kökeninden olmayanları aşağılayan “Ne Mutlu Türküm Diyene” ve benzeri sloganlar bir daha yazılmamak üzere silinmelidir. Bu yaklaşım ancak farklılıklarla eşit ve özgür ve ortak biçimde yaşama niyetinin ortaya konulması ile mümkün olabilir. Bu niyet son derece sarih ve somut değişimlerle desteklenmeli ki,  savaşın yarattığı güvensizlik ortamının katılaştırdığı bakışlar esneyebilsin. Karşılıklı güven yeniden inşa edilebilsin. Başka türlü kısmi iyileştirmelerin, masadaki sorunu çözmeye yetmeyeceği gibi, sorunun devasalaşmasına neden olduğu da görülmelidir.

12 Eylül tünelinden çıkmak

12 Eylül darbesi, diğer darbelerin deneyim ve birikimi ışığında kurumsallaşmayı başat hedef ilan etmişti. Başarı ile gerçekleştirdiği darbe zihniyetinin ürünü yasalar ve kurumlar bugün bile toplumsal yaşamımıza yön vermektedirler. Başta anayasa lmak üzere, MGK, YÖK gibi kurumlar bugünkü toplumsal ihtiyaçları karşılamaktan uzak, otoriter yapının güçlenmesine sebebiyet vermektedirler. Otuz yılık “sivil” iktidarlar döneminde bu kurumlara yönelik yapılan kısmi düzenlemelere karşın esasına dokunulmamıştır. Bunun başlıca nedeni esasın iktidarlarca kendi leyhlerinde kullanılmak istenmesidir.  Bu nedenledir ki ülke, bir bütün olarak 12 Eylül’ün karanlık tünelinden çıkamamış ve çıkamamaktadır.  Nedir Anayasanın esası? Değişmez, değişmesi teklif dahi edilemez maddeleridir.

L- Devletin niteliği

Madde -1 Türkiye devleti bir cumhuriyettir

l. Cumhuriyetin nitelikleri

Madde 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.   lll. Devletin Bütünlüğü, resmi dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti

Madde 3 -Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı "İstiklal Marşı"dır. Başkenti Ankara'dır. IV. değişmeyecek hükümler

Madde 4- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2’nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez. Bu maddelerin değişmesi bile teklif edilemez ise Kürt sorununa da çözüm bulmak bu anayasa ile mümkün değildir demek yanlış olmaz. Bu tekçi bir anayasadır. Bu anayasa otoriter rejimden bir çivi bile çekilemez anlayışı ile yapılmıştır. Bırakın farklılıkları kabul etmeyi başkentin bile doğal affet ya da başka insani nedenlerle olsa dahi değişmesine izin vermemektedir. Yenilenmeye, gelişime kapalı tek taraflı ve tiranlık şartlarında yazılmış bir senettir. Bu senet özgürlükçü muhalefetin itirazlarında direngen davranmaması halinde ebedi kalması anlayışı ile kaleme alınmıştır. Bu açıdan kısmi de olsa farklı sınıflar, etnisiteler, cinsler, inançlar ve siyasal görüşler arasında asgari mutabakat içeren burjuva demokratik oydaşma ile yeni bir anayasa yapılmak kaçınılmaz olmuştur. 12 Eylül topluma silahların gölgesinde bugün meşruluğu tartışmalı tek taraflı bir senet dayatmıştır. Vesayet hukuksal gücünü bu dayatılmış senetten almaktadır. Bu senedin düzelmesi bu açıdan mümkün değildir.

lX. Yargı yetkisi

Madde 9-  Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.

X. Kanun önünde eşitlik

Madde 10- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Yetkisini o topraklarda yaşayan bütün halklardan almak yerine onlardan biri olan (Türk) etnik kimlikten alan yargının bağımsız kalması nasıl mümkün olabilir? 10. maddede sayılan farklı kimseler eşit olacaksa yargı gücünün kaynağı olmaktan neden bunlar muaf tutulmuştur? Son KCK davasında neden Kürtçe savunma hukuki açıdan mümkün görülmemiştir? Farklı dil, ırk karşısında ayrım gözetilmez ilkesi neden hayat bulmadı? Bu tekçi anlayışın sindiği senet yerine katılımcı bir anayasa yapılmadan Türkiye demokratikleşme trendine giremez. Kürt sorununu çözemez, çoğulcu bir yapıya evirilemez. Yeni Anayasa ve ona uygun partiler kanunu, seçim kanunu düzenlemesiyle ve MGK, YÖK gibi kurumların ortadan kaldırılması ile karanlık tünelin ucundaki ışığın vaha olduğu anlaşılacaktır. Kısmi düzenlemeler çözüm değildir, sorun yumağını karmaşıklaştırıp büyütmektedir.

Kaldı ki, partiler yasası ve katılım adaletinin olmadığı barajlarla çevrili seçim sistemini sürdürmek anlayışının dünden ne kadar farklı bir çıkışın kutup yıldızı olma ihtimali olabilir?

Yorumlar...