Ermenilerin de hikâyeleri var Portreler...
23.4.2011 19:55:57, A.Ömer Türkeş

Unutturulmak istenenlere adanmıştır...
Son yıllarda ne kadar da çok konuşur olduk yakın tarihimizi. II.Abdülhamit, II.Meşrutiyet, İttihat ve Terakki, I.Dünya Savaşı, Çanakkale muharebesi, Ermeni Tehciri, Sarıkamış bozgunu, Milli Mücadele, kısacası uzağıyla yakınıyla geçmiş, bir yandan yeniden keşfediliyor diğer yandan güncel siyasi bir meseleye çevriliyor. Roman alanını da etkileyen bu türedi tarihperestlik elbette ulusalcı hareketlerin yükselişiyle ilişkili. Her ulusal kimlik tasarımı, tarih yazımı kadar o tarihi benimsetecek popüler anlatılara da ihtiyaç duyuyor.  Ekonomik, siyasal ve toplumsal bunalım dönemlerinde ateşlenen tarih aşkı bilinçli bir tercihin sonucu değil, tersine korkulara, mevcut durumu muhafaza etme refleksine işaret ediyor. Yeni tarih anlatıları aracılığıyla yapılmak istenen bugünün, yakın geçmişin, ya da bireysel varoluş hafızasına dahil olmayan daha uzak bir geçmişin kuşatılmasıdır. Ve Ermeni Tehciri, bu kuşatma operasyonunun en can alıcı noktasıdır.
 
Hiç değilse bir yalan kalsaydı
 
Tehcir, soykırım, mukatele; adı her ne olursa olsun, bir zamanlar bu toprakları paylaştığımız topluluklardan birisinin İttihat ve Terakki iktidarı döneminde maruz kaldığı kötü muamele ve çektiği acılar Cumhuriyet döneminde de sarılmamıştır. Üstelik yaraların kabuk bağlamasına –bilerek ve isteyerek- izin verilmemiş; 1915’teki tehcirinin acısı 1942’deki Varlık Vergisi sürecinde, 1955 yılındaki 6/7 Eylül Olayları’nda ve 1960 sonrasındaki “ Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyalarında tekrar tekrar tazelenmiştir.
 
“İsmi ve yüzü olanlar adsız ve yüzsüz olana dönüştüğünde cesetlerin ardında, yakılmış yıkılmış evlerin, ölü çocukların, boğazlanmış hayvanların ardında yalnızca dokunsan kırılacak bu yalan kalır” demiş son romanında Ayşegül Devecioğlu: “Yaşanmış iyi şeylere, başka türlü de yaşanmış olduğuna, başka türlü de yaşanabilecek olduğuna dair... Utanmaya dair, iyiliğe dair, insanca olanın çıkıp geleceğine dair, hiç olmazsa birinin diğerleri gibi davranmadığına dair... Hayalden ve beklentiden oluşmuş, her nasılsa bunca dayanıklı çıkmış bir yalan....”
 
Ne yazık ki edebiyat bize çekilen acıları unutturmasa da hiç değilse hafifletecek, barışçı bir gelecek umudunu besletecek “yalanlar” bırakmadı. Cumhuriyet döneminde yayımlanan beş bini aşkın roman arasında Ermeni tehcirinden söz eden roman sayısının azlığı dikkat çekicidir. Aslında Sarıkamış bozgunu, mübadele, Kürt isyanları, İstiklal Mahkemeleri, II.Dünya Savaşı günleri, varlık vergisi, 6/7 Eylül olayları gibi daha pek çok kara delik var romanımızda. Edebiyatın bellek tutulmasının nedenini Cumhuriyet dönemindeki siyasal baskıların yazarların elinden tarih yazma imkanını almasına, bütün bir tarihi tek bir kalemden çıkarmayı hedeflemiş olmasına bağlayabiliriz. Belki geçmişin anımsanmasının, tehlikeli olabilecek bazı şeylerin iç yüzünün anlaşılmasına yol açacağından korkulmuştur. Belki de kurulu düzen, belleğin yıkıcı işlevinden endişe duymaktadır. Nedeni her ne olursa olsun, belleğin sakladığı şey tarihtir. Pek çok toplumsal/tarihsel mesele gibi, Ermeni meselesi de Türk edebiyatında “yokluğuyla”, adının anılmamasıyla vardır; “bu yokluk, milliyetçilikle, Türk milli kimliğinin inşasıyla bağlantılıdır.
 
Kıyım metinleri
 
Siyasi ve kültürel reddi mirasa rağmen, Cumhuriyet romanı Osmanlı romanından bir kopuş yaşamadı. Hatta birkaç milli mücadele romanı dışında, Cumhuriyet'in ilk yıllarında üretilen metinlerin -genellikle- Osmanlı dönemindeki temaları tekrarladığı görülür. Yani roman, diğer romanlardan miras aldığı bir gerçekliği geliştirip sürdürmüştür. Ancak ilk dönem milli mücadele anlatılarında Ermenilerle ilgili bir unutkanlık söz konusudur. Birkaç istisna dışında sanki Doğu cephesi hiç açılmamış, bu coğrafyada yüzbinlerce Ermeni hiç yaşamamıştır. Yazılış tarihlerine bakarsak eğer, Ermeni tehciriyle ilgili anlatıların, devlerin o dönemi açıklamak için “mukatele” tezini benimsemesinden sonra yaygınlaştığını iddia edebiliriz.
 
Milli Mücadele dönemini anlatırken Ermenilerden de söz eden romanlar arasında dikkatimi çekenleri şöyle sıralayacağım: Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban”(1932), Burhan Cahit Morkaya’nın “Yüzbaşı Celal”(1933) ve “Cephe Gerisi”(1934), Kemal M. Altınkaya’nın “Dalga Geçen Adam”(1945), Şükufe Nihal Başar’ın “Çölde Sabah Oluyor”(1951), Hikmet Ilgaz’ın “Şark Yıldızı”(1953), Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa”(1963), Ali Fuat Ayral’ın “Kizik Duran Geliyor”(1973), Ayhan Büyükünal’ın “Nerede Kırçiçeklerim”(1973), Barbaros Baykara’nın “Nefret Köprüsü”(1974), Zebercet Coşkun’un Haçin(1975) ve “Haçin Ve Çallıyan Efendi”(2005), Mustafa Yeşilova’nın “Kopo”(1978), Ahmet Günbay Yıldız’ın “Figan”(1979), Mustafa Yeşilova’nın “Karasu”(1981), Turgay Daloğlu’nun “Ermeni Zulmü”(1983), Şemsettin Ünlü’nün “Yukarışehir”(1986) ve “Toprak Kurşun Geçirmez”(1988), Celal Hafifbilek’in “Ankara 1920”(1998), Selma Fındıklı’nın “Saray Meydanı’nda Son Gece”(1999), Süleyman Sağlam’ın “Dağı Dağa Kavuşturan”(2000), Ahmet Ümit’in “Patasana”(2001), Mustafa Akgün’ün “Ağrı'da İki Mevsim”(2004), Erdal Erkut’un “Asala'dan Bir Kız Sevdim”(2005), Yılmaz Ünlü’nün “Giritli Gelin”(2005), Reha Çamuroğlu’nun “Bir Anlık Gecikme”(2005), Arif Irgaç’ın “Kervankıran Bir Yıldız Hikayesi”(2005), Şevki İşbilen’in “Hz. Davud’un Yıldızı”(2006) ve Veysel Dikmen’in “Büyük Ölüler Meydanı”(2006)…
 
Yukarıda saydığım romanlarda Ermenilerin suçlanmasında temel motif İngiliz ya da Fransızlarla işbirliği yapıp Türklere mezalim uygulamalarıdır. Kimi romanda iç içe geçmişlik, kardeşlik ya da insanların birbirlerini boğazlamasından duyulan üzüntüler hatta aralarında kimi “iyi”lerden belirtilmişse bile, başlarına gelenden kendileri sorumludur Ermeniler. Türk romancılarına göre bu bir “ölüm kalım”, “ya onlar ya biz” mücadelesidir. Yazarlar daha İttihat ve Terakki paşalarının bakış açılarıyla düşünmüşlerdir. Kurbanların yapılanı hak ettiğini, onların beş para etmez kimseler, aşağılık varlıklar ya da tehlikeli yabancılar olduğu­nu düşünmüş, kurbanlarına kötü sıfatını yakıştırmışlardır.
 
Romanların çoğu ko­lektif olarak yaşanan gerçek şiddetin, kıyımcıların bakış açısıyla kaleme alınmış, dolayısıyla karakteristik çarpıtmalardan etkilenmiş halleri olmaları nedeniyle “kıyım metinleri” nitelemesini hak ediyorlar. Yazarlar kendi şiddetlerinin haklılığına iknadır; kendilerini yargıç olarak gördüklerinden Ermenileri suçlu kurbanlar biçiminde canlandırırlar. Haklı olmanın kesinliğiyle hareket edildiğinden bizim tarafın aldığı intikam saklanmaz. Sonuç olarak, Türk edebiyatında Ermeni meselesinin ele alınışı bir kıyımın varlığını doğrumaktadır. Rene Girard’ın “Günah Keçisi” incelemesinde söylediği gibi; “Metin kıyım lehindeki durumları betimliyorsa, kur­banları bize kıyımcıların genellikle seçtikleri türde kurbanlar olarak gösteriyorsa ve üstelik bu kurbanları kıyımcıların genel olarak kur­banlarına yakıştırdıkları türden suçları işlemiş olarak sunuyorsa, kıyımın gerçek olma ihtimali büyüktür. Metnin kendisi bu gerçekliği doğruluyorsa, bundan kuşku duymak için pek bir neden yoktur.” Ve ekliyorum; olup biteni makul, meşru görmenin insanlığın özgürleş­mesine katacağı bir şey de yoktur.
 
Kimlik sorunu
 
Sevindiricidir, sayıları az olmakla birlikte, meseleye farklı bir perspektifle, yaşanan trajedileri basit bir düşmanlığın ötesinde maddi temelleriyle birlikte ele alan ya da şiddetin her türlüsüne karşı çıkan romanlar da yazılmıştır: Kemal Tahir’in “Yorgun Savaşçı”(1965), “Büyük Mal”(1970) Ve “Bir Mülkiyet Kalesi”(1977), İlhan Selçuk’un “Yüzbaşı Selahattin’in Romanı”(1973), Reha İsvan’ın “Gün Olur Devran Döner”(1992), Yaşar Kemal’in “Bir Ada Hikayesi” (1998-2002), Baran Funderman’ın “Gavur Elo”(1999), Doğan Akhanlı’nın “Kıyamet Günü Yargıçları”(1999) Ve “Madonna'nın Son Hayali”(2005), Kemal Yalçın’ın “Seninle Güler Yüreğim”(2000) Ve “Sarı Gelin - Sari Gyalin”(2004), Ayşenur Yazıcı’nın “Bedriye”(2002), Erkan Karagöz’ün “Rus Kızı Vasilisa”(2002), Abdullah Ayata’nın “Anılarda Son Ermeni”(2004), İrfan Palalı’nın “Tehcir Çocukları”(2005), Hakan Gezik’in “Buz Yarası”(2005), Ahmet Aziz’in “Triumvira”(2006), Elif Şafak’ın “Baba Ve Piç”(2006), Osman Necmi Güner’in “Rana”(2006) romanlarında resmi tarihe karşı bir söylem yükselir. Romanların yazılış tarihlerinin ağırlıklı olarak 1990’lı yıllardan sonrasına denk gelmesi, Ermeni meselesi üzerinde uzun süren suskunluğu göstermesi açısından dikkate değer.
 
Ermeni meselesi yalnızca büyük bir kıyıma yol açması nedeniyle unutulmuş bir tarihin parçası değil; uzun bir tarih boyunca bu topraklarda yaşamış bir topluluğun bıraktığı izlerle bugünkü “kimlik” sorunumuzun da bir parçasıdır. İnsanların tarihle uğraş­maları aslında esas olarak gelecek umudunun, yeni tahayülle­rin cazibe kazanması ile öne çıkar. İnsanların mevcudu irde­lemeleri, mevcuttan şüphe etmeleri için daha iyi bir başka du­rumun mümkünlüğü konusunda umutları olması gerekir. Bir başka ifade ile tarihin öznesi olarak bir sorgulamaya girişme­leri ile başlar hikaye. Ortak bir “sivil hafıza”ya sahip olmak, tarihin çoğul bir okumasını yapabilmeyi, başka pencerelerden bakan, başka sokaklara açılan tarih anlatıları olarak anılarımızdan ve edebi metinlerden beslenmeyi gerektirir. Hatırlama ve hatıraların dile getirilmesi hem kişilerin, hem de top­lumun ruh sağlığı açısından önemlidir..
 
Topluma bir bellek ve bir tarih kazandırmak için, iradesini geri vermek için anlatılara ihtiyaç duyarız. Ne kadar sevgi dolu olsa da, tek bir ağızdan çıkan, herkesi ve her kesimi kapsayan büyük ve ortak bir anlatıyla karşılanamaz bir ihtiyaçtır bu. Kürtleri, Türkleri, Ermenileri, Yahudileri, Süryanileri, Çingeneleri, kısaca bu coğrafyadaki bütün renkleri sevmek, o renkleri nasıl gördüğümüzü tasvir etmekle sınırlı değildir. Gerçek sevgi ve dostluk karşısındaki insanın farklılığına, başkalığına içten saygı duyarak, bu farklılıkları anlamaya çalışarak, duygu ve düşüncelerini kendi üzerimizden dolayımlamaktan kaçınarak gelişir. Bildiğimizi sandığımız, üzerlerinde tasavvurlar oluşturduğumuz, ama bir kaç sözcük, bir kaç türkü, bir kaç filim dışında aslında hiç tanımadığımız halkların kültürel zenginliğini kendi hikayelerinden, kendi ağızlarından dinlemek gerekir.
 
Ermenilerin de hikayeleri var
 
Ermenilerin de hikayeleri var bilmediğimiz, yazarları var hiç duymadığımız. Hiç değilse bir kaçını tanımak, yeni bir hafıza yaratmak için sıralıyorum adlarını:
 
Hayatını tehcir sırasında kaybeden Krikor Zohrab’la başlayalım. 1861 yılında İstanbul’da doğan, eğitimini İstanbul’daki Ermeni okullarında tamamlayan,  Mekteb-i Sultanisinde öce Mühendislik ardından Hukuk eğitimi alan bir entelekteüldi Zohrab. Siyasetle de ilgiliydi. II. Abdülhamit döneminde özgürlükçü düşünceleri nedeniyle Fransa’da yaşamak zorunda kalmış, çok sevdiği İstanbul’a II. Meşrutiyetin ilanından sonra dönebilmişti. Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda yedi yıl İstanbul mebusluğu yaptı. Tehcir’i başlatan Sevk ve İskân Kanunu çerçevesinde tutuklandı, önce Halep’e sürüldü, ardından Diyarbakır Harp Divanı’na sevk edildi, yolda uğradığı çete saldırısı sonucu öldürüldü. “Öyküler” ve “Hayat, Olduğu Gibi”adlarıyla derlenen hikaye kitaplarında ele aldığı meselelerle oraya çıkan entelektüel portresi Hrant Drink’in portresini hatırlatır. Hem kendi cemaatine hem Osmanlı yönetimine muhaliftir Zohrab. Bir yandan “geleneksel hayatla Avrupa tarzı hayat arasında sıkışıp kalmış Ermeni öğretmenleri, din adamlarını, seyyar satıcıları, tütün kaçakçıları gibi sıradan insanların hayatların” anlatırken toplumsal sistemi eleştirir, diğer yandan Ermeni din adamları ve kilisenin toplum üzerindeki etkisi ve baskısını hicveder.
 
İlk dönem Ermeni edebiyatının en önemli isimlerinden Hagop Mıntzuri, 1886 yılında Erzincan’ın Armıdan köyünde doğmuştu. Tehcirden kurtulmasını bademcik ameliyatı için İstanbul’a gelmesine borçludur. Kendisi kurtulmuş, ailesini ve sevdiklerinin çoğunu kaybetmişti. Yoksuldu. Hayatını kazanmak için pek çok işe girip çıkmasına rağmen, ona maddi kazanç temin etmeyen yazarlığını hiç bırakmadı. Kendi dilinde, Ermenice yazıyordu hikayelerini. Ve 1966 yılında yayımlanan ilk kitabı “Armıdan” da elli yıl öncesini, köyünü anlatırken acılarla dolu olsa da geçmişi yitirmemenin yolunu yazmakta bulmuştu Mıntzuri. “Armıdan Fırat’ın Öte Yanı” ve “Atina Tuzun Var mı?” adlı iki kitap halinde yayımlanan “Armıdan”ın dışında “Kapandı Kirve Kapıları” da yine içine kendisini de kattığı bir hatırlama hikayesiydi. 1978’de İstanbul’da öldü.
 
Belki doğrudan tehcirin değil, ama toprağını bırakıp gitmenin acısını yakından deneyimlemiş bir diğer Ermeni yazar Hampartsum Gelenyan, Perçenk doğumluydu(1895). 1914’e kadar Anadolunun o hep sözü edilen çok kültürünün en dikkate değer kentlerinden bir olan Harputa bağlıydı Perçenk. Gelenyan da orta eğitimini Getronagan Okulu’nda tamamladı, bir süre yine Harput çevresindeki köylerde öğretmenlik yaptı. 1913 yılında ABD’ye göç eden Gelenyan, 1966’da Los Angeles’ta öldü. Doğduğu yerden çok uzaklarda yaşamasına rağmen Gelenyan da köyünü anlattı hep. Mesela “Güvercinim Harput’ta Kaldı”romanında köyünü, Ermeni ve Türk köylülerini, köy hayatını, o topraklara, o insanlara ve o hayata duyduğu hasreti çok hüzünlü tınılarla dillendirmiştir. Hampartsum Gelenyan’ın “köy edebiyatı, hayatın dışına itilenlerin, toplumdan hatta doğadan kovulanların edebiyatı olarak da değerlendirilmektedir”.
 
1926’da Zara’da doğan Kirkor Ceyhan’sa Cumhuriyet çocuğuydu. Hayatını 1980’e kadar Beyoğlu’nda açtığı terzi dükkânıyla kazandı, 1982’de Fransa’ya çocuklarının yanına göç etti, 1999’da Almanya’da öldü. Gerek roman formunda yazılan “Kapıyı Kimler Çalıyor”da (1999) gerekse de “Seferberlik Türküleriyle Büyüdüm” ve “Atını Nalladı Felek Düştü Peşimize” adlı hikaye kitaplarında tehcirden 70’lere kadar uzanan bir zaman diliminde doğduğu Zara’dan hareketle bu toprakların geniş bir toplumsal panaromasını çıkarmıştır. Ailesiyle başlar anlatmaya Zohrab; kulaktan kulağa dolanan, siyasi ve toplumsal tarihle Ermenilerin acılarla dolu tarihini yanyana getiren yalın hikayelere uzanır. Neler yoktur ki bu hikayelerde? Seferberlik yılları, tehcir, Cumhuriyet’in ilk yılları, Milli Şef dönemi, Demokrat Parti yılları ve bu tarihi paylaşan Ermeni, Türk ve Kürt halkları. Ve hepsinde dönüp dolaşıp Zara’ya getirecektir lafı. Zara. Zaman zaman yerel ağız kullanarak aktardığı hikayelerde acılarla birlikte sevinçlere, halklar arasındaki dostluklara da yer vermiş, sıcak ve sevgi dolu bir dille yazmıştır.
 
Zaven Biberyan, biraz daha tanıdık bir isim. İstanbul’da doğmuş(1921), Saint Joseph Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Ticari İlimler Akademisi’nde öğrenim görmüştü. 1941 yılında askere alındığında yedek subaylık hakkı verilmedi, askerliğini Akhisar’da nafia eri olarak tamamladı. Komunistti Biberyan. Düşünceleri nedeniyle hapis yattı. 1949’da Beyrut’a gitti. Çok partili döneme geçildikten sonra –1953’te- İstanbul’a döndü. 1960’larda Türkiye İşçi Partisi’nde çalıştı. 1968 yerel seçimlerinde İstanbul Belediye Meclisi üyeliğine seçilmişti. Ermenice yazdığı “Babam Aşkale’ye Gitmedi” ve “Yalnızlar” romanlarında Ermeni insanının sıkıntılarını merkezine almakla birlikte, bu sıkıntıları toplumsal yapıya yerleştiren sosyalist bir bakış vardır. Özellikle babasının Varlık Vergisi günlerinde uğradığı haksızlıklarla başlayıp kendisinin nafia erliği dönemiyle sonlanan “Babam Aşkale’ye Gitmedi”, sadece Tek Parti iktidarının açıkça ırkçı politikasını teşhir etmekle kalmaz, bu akıldışı uygulamaların insani ilişkilerde yarattığı tahribatı da gözler önüne serer. Kısa bir roman olan “Yalnızlar”da da yine 1950’lerdeki siyasi ve toplumsal değişimlerin bireysel hayatlardaki karşılığını aramış, insanlar ve cemaatler arasındaki iletişimsizlikle yalnızlaşan insanların dramlarını işlemiştir.
 
Bir daha yaşanmasın
 
Bütün bu yazarların ortak noktası, tarihlerine, sevdiklerine, acılarına sahip çıkarak bir bellek yaratma arzusudur. Sanılanın aksine hiç de kin ve düşmanlık peşinde değiller. Sadece anlatıyorlar; bir gün ansızın değişen kaderleri, parçalanmış aileleri, oraya buraya savrulan çocukları, artık kaybolmuş kültürleri, hayata tutunmaya çalışan sıradan köylüleri, kendileriyle birlikte o toprakları paylaşan diğerlerini, ortak dertleri, ortak sevinçleri, kısacası geçmişte cereyan etmiş olayların bireyin hayatına yaptığı etkileri anlatıyorlar. Değiştirilmesinin mümkün olmadığını bilen, ama acıların dindirilmesinin, hatta daha iyi bir başka du­rumun mümkün olabileceği umudunu barındıran bir bilinçle anlatıyorlar.
 
Bir tarihi, bir toplumu, o toplumun kültürünü ve edebiyatını unutmak, aslında hatırlamanın bir çeşididir; farklı bir biçimde hatırlamaktır. Milliyetçi/ulusalcı kesimler geçmişi bugünü meşrulaştıran bir tarihe çevirerek toplumun kolektif belleğini nefretle dolduruyorlar. Vicdan, adalet duygularından uzak, yalnız ve öfkeli insanlar başkalarının hikayelerini dinlemiyor, acılarına bakamıyor. Ani Değirmencioğlu her iki halkı kast ederek söylemişti şu cümleleri; “ancak, kendimizin, dünyanın ve tarihin merkezinde olmadığımızı algılayınca, olduğumuz yerde saymayı bırakıp ilerleyebilecek, ama çok daha önemlisi, başka toplumların felaketlerine ve tarihlerine de hassasiyetle yaklaşabileceğiz”...

Uluslar arasındaki “kadim” düşmanlıkları sonlandırmak için talep edilmesi gereken bağışlama değil uzlaşmadır; işbirliğini imkansız hale getirecek kırgınlık ve düşmanlık duygularını bir kenara atmak, karşıdakiyle ortak tasarılarda bulunabileceğini kabul etmek, cezalandırma ve intikam alma arzularından vaz­geçmektir. Nelson Mandela’nın sözleriyle “Geçmişte yapılan hataların doğasını ve kapsamını belirlemek ve bunları düzeltmek üzere bu görev etrafında işbirliği yapmak, sanırım uzlaşmanın asıl amacıdır…. Bu tür durumlarda kişisel nefret çözüm değildir Bunun yerine geç­mişin bugüne dek gelen etkilerini ortadan kaldırmaya dair, şiddete başvurmayan kararlı bir politikada ısrarlı olmalıyız.”

Yorumlar...