Kürtlerin son tangosu AKP ile… Kürt Sorunu
14.8.2011 21:27:32, Mahmut Balpetek

Önce YSK’nın Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku adaylarına yönelik vetosu, ardından Başbakanın bir televizyon programında “yeteri kadar oy alan her kimse milletvekili olur diye bir kural yoktur. Milletvekili olmak için aranan başka şartlar da söz konusudur. Bu şartların da seçilen kimselerde mevcut olması gerekir” diye buyurması, bugün yaşananları seçimler öncesinden faş etmekte bir beis görmüyordu. Kimileri bunu engin bir öngörü olarak niteleyerek "bağımsız yargının verdiği hukuki bir karardır” doğrultusunda toplumu ikna etmeye çabalarken, bunun siyasal bir iradenin yönlendirmesinde geliştiğini, peş peşe atılan adımlar ele vermekte gecikmedi. Zira seçimlerden önce Başbakan, YSK’nın vize vermesinin yeterli olmayacağını ifade ederek, kendisini YSK’nın yerine koymak ve onun adına karar vermekte bir mani görmüyordu. Siyasal iktidarın yönlendirmesi ile YSK'nın, bir gece yarısı darbesi ile Hatip Dicle’ye verdiği mazbatayı geri alarak, AKP’li bir adaya vermesi, özel yetkili mahkemelerin (bunu DGM  diye de okuyabilirsiniz) seçilmiş milletvekillerinin serbest bırakılmasını ret etmeleri akabinde, Haşim Kılıç’ın tutuklu vekillerle ilgili olarak "Bizim de söyleyecek bir sözümüz var'" ifadeleriyle yaşanan  krize müdahale işaretini vermesi ile Anayasa Mahkemesi'ni adres göstermesi, devamında  Haşim Kılıç’ın, "söyleyecekleri söz" ile ilgili "hele birkaç gün bekleyelim" demesi. Tam da "birkaç gün" geçmişken durum 01.07.2011  tarihinde, Başbakan Erdoğan ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç arasında yaşanan rutin olmayan görüşme ile sonuçlandı. Toplantı çıkışında gazetecilerin sorularını yanıtlayan Haşim Kılıç, Erdoğan ile yaptığı görüşmeyle ilgili olarak, "Tutuklu vekiller ve gündeme dair herhangi bir şey konuşmadık. Yapılan görüşme nezaket görüşmesiydi" diye konuşmuş olsa da,  bu ani görüşmenin ardından,  Hatip Dicle’nin avukatları tarafından Anayasa Mahkemesi'ne yapılan başvuru mahkemece yetkisizlik kararı ile sonuçlandı. Bu akıbetin söz konusu görüşmede biçimlenmediğini görmek için kahin olmak gerekmez.  
 
Haşim Kılıç’ın, hukuk bilgisi yeterli olmadığından başkanı olduğu mahkemenin görev alanın bilmiyor olmasını ihtimal dahilinde düşünmek inandırıcı olmadığından, geriye tek seçenek olarak kalan, Başbakanın "Siz oturun oturduğunuz yerde, ben varken siz kim oluyorsunuz? Bu işe karışmayın" uyarısı ile söyleyecek sözlerinin ağızlarına tıkılmasıdır.
 
Yetkisizlik kararının ise tek çıkış yolu olarak bu görüşmede biçimlendiğini ileri sürmek, abartıdan uzak durumu izah etmektedir. Kaldı ki, hangi şık doğru olursa olsun,  bu sistemin yama tutmayacak kadar çürüdüğünün kendi hal ve davranışlarıyla beyanı olduğu gibi, otoritenin karşısında normları olmayan hukukun bağımsız olmayacağının yeniden malum olan ilanıdır. Ardı ardına yaşanan olaylar, tesadüfler zincirinin halkaları değildi. Bunlar siyasi bir senaryonun fragmanlarıdır. Dolayısı ile krizin sorumlusu YSK  değil AKP’dir. Zira AKP "inkar ve imha politikası"nın inkar kısmından vazgeçmiş olmasına karşın,  imha ve asimilasyon politikasını sürdürmekte kararlı davranmaktadır.
 
Asimilasyonun kod adı: Türk-İslam sentezi
 
Kürtlerin Müslüman olmalarının sorunun  boğazlaşmaya gitmesine engel bir etkisinin olduğu, bu dolayım ile  her iki ulus açısından avantajlı bir durum yarattığını ufuktan kaçırmamakla birlikte, bu asimilasyon açısından  her dönem rejim tarafından Kürtlere karşı dezavantaja dönüştürülmekten geri kalınmamıştır. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri bunun sayısız örneklerine tanıklık etmiştir. Bu tecrübeler ışığında uzun zamandır AKP bölgeye yönelik  fundamentalist politikalar devreye sokmaktadır.
Tarikatları güçlendirmenin  yanında geçen dönem İçişleri Bakanı olan  Beşir Atalay, Diyanet'le işbirliği ile Kur'an kurslarını çoğaltma ve aile imamlığı kurumunu devreye sokma çabalarına hız kazandırmıştır.
 
Polis Akademisi Başkanlığı Güvenlik Bilimleri Enstitüsü tarafından, Güvenlik bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. İsmail Dinçer’in danışmanlığında, Onur Akyar başkanlığında Kürtçe bilen 10 üniversite öğrencisinin desteği  ile Van’da yapılan bir araştırmada, bireylerin dindarlık seviyeleri arttıkça Kürt özgürlük hareketine sempatisinin azaldığı, etnik kimlik arayışını ise dindarlaşarak doldurduğu sonucuna varıldı.
 
Bu araştırmaların polis tarafından yapılıyor olması son derece manidardır. Ordunun savaşta polisle önemli oranda yer değiştirmesi için çalışmalarının son hız devrede olduğu bu günlerde polisin asimilasyonda kullanacağı enstrümanları araştırıyor olması için, sorunun çözümünde barışçıl yöntemlerin devre dışı tutulma eğiliminin ipuçları görülüyor demek abartısız bir feraset olur.
 
Şiddet, tırmanma trendine sokuluyor
 
AKP, bir taraftan Kürt açılım lafzını diline pelesenk ederken, öte taraftan 50 bin kişilik profesyonelden müteşekkil sınır ordusu kurma hazırlıklarına girişmekte. İlk bakışta paradoks gibi görünen bu yönelim, daha yakından irdelendiğinde bunun total olarak savaşı tırmandırmanın kendi meşrebince hayata geçirilmesinden başka bir şey olmadığı görülmekte. 1993-1997 tarih aralığında sınırsız yetkilerle donatılmış özel tim polisi uygulamasını yeniden devre sokarak, emniyet birimini insansız keşif uçağı  heron dahil bir dizi ağır ve en son teknoloji ürünü tesisatla donatarak büyük bir savaşın hazırlıklarını tamamlamaya çalışmakta, bu yeni döneme uygun bağlaşıklar kurma hazırlığını yapmaktadır.
 
AKP, ordu ile giriştiği kavgada zımnen kurduğu bağlaşıkları, bu dönemde yenileri ile değiştirmek durumundadır. Irkçı  ve despotik dil kullanması, yeni bağlaşıkların kim olacağının adresini gösterdiği gibi, bu yeni bağlaşıklığa namzet kesimlerle arasındaki mesafeyi kapatma amacı gütmektedir.
 
Orduyla giriştiği  kavgada önemli ölçüde muzaffer çıkan iktidar, sanıldığının aksine orduyu gerileterek demokratik hayatı genişletmemiştir. Baskıları farklı  kurumlar  aracılığı  ile daha katmerli  olarak artırmıştır. Diyarbakır’da bir yeni özel yetkili mahkeme daha kurmak, Hopa’ya çevik kuvvet müdürlüğü kurmak gibi. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Bütün adımlar savaşa hazırlık niteliğindedir. Bu hazırlıkların gölgesinde yeni anayasanın  nasıl olacağı da malumun ilanından başka bir şey olmayacaktır. Bu açıdan bakıldığında Erdoğan’ın bedeninde Çiller’in ruhunun inşa olma yolunda ilerlediğine, Erdoğan’ın hızla Çiller’leştiğine tanık oluyoruz.

Kürt Hareketi, bu dönemde barışın imkanlarının peşine düşerken, demokratik zeminin genişletilmesine çaba harcarken, Türkiye’nin bütününe şamil olacak demokratik önermelerle Türkiye siyasetinde etkili bir dinamik olarak kendini konumlandırırken bir savaşa zorlanıyor. Kürt hareketi kadim devletin yeni güçleriyle bir tangoya çağrılıyor. AKP, Kürtlere savaşı dayatırken, devleti de bu savaş politikaları üzerinden kendi meşrebince yeniden inşa etmeye yönelmiş durumda.

Yorumlar...