Kürt gerçeğinin bölgesel boyutu ve AKP’nin yönelimleri (1) Kürt Sorunu
3.1.2012 17:35:48, Mahmut Balpetek

Arap baharı diye zikir edilen süreç, Arap dünyasının geçen yüz yıldan miras aldığı totaliter rejimlerden çıkma çabası. Arap dünyası dediğimizde ise ağırlıklı olarak Ortadoğu coğrafyasını kast etiğimizi söylemek mümkün. Eski rejimlerin arka arkaya yıkılması, yenilerin inşa edilmesinde ki belirsizlik, emperyalist güçler ile bölgedeki mazlum halklar arasında yeni bir çatışmanın uç vermesini kaçınılmaz kılmaktadır. Türkiye avantaj ve dezavantajları ile bu çatışmanın orta yerinde yer almaktadır. Avantajları sünni Müslüman olması, AKP iktidarının Arap toplumu ile derin geleneksel ilişkileri ve Emperyalist dünyanın da yardım ile bu toplumlara rol model olarak manipüle edilmesi. Bu avantajları çoğaltmak mümkün. Dezavantajı ise Kürtlerin bu sorunlu bölgenin hatırı sayılır devletlerinin egemen ideolojileri ve pratikleriyle ezilen ama örgütlü halk olmasıdır. Kürt hareketinin en örgütlü ve dinamik olduğu coğrafyanın Türkiye olması, AKP iktidarının saldırgan ve yayılmacı bütün hamlelerinde ona bir fren işlevi görevi görüyor. 

AKP’nin öne çıkardığı geleneksel bağlar her ne kadar avantaj gibi olsa da Arap dünyasında güç olan siyasal akımlar ile her konuda hemfikir olduğunu söylemek, aralarında rekabet ve görüş ayrılığını yok saymak ve bu dolayım ile ortaya çıkan gerilimleri görmemek siyasal miyopluk olur. Suriye’de Müslüman Kardeşleri’nin Türkiye ye ile siyasal pratikte uyum göstermemesi buna çok açık bir örnektir. 
 
Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın, Suriye’de yaptığı bir araştırmaya göre Kürtlerin - Araplardan sonra etkin durumdaki ikinci etnik güç olduklarıdır. Yine araştırmaya göre Suriye Kürtlerinin yüzünün Suriye’ye değil, Türkiye’ye dönük olduğu gerçeğidir. Bu gerçekten hareketle AKP kısadan hisse çıkararak, kendi avantajı olarak yorumlasa da bu eksik ve yanlış bir algıdır. Suriye Kürtleri, Türkiye’de yaşayan Kürtlerin özgürleşme mücadelesine kayıtsız değildirler. Tam aksine yakın ilgi içindedirler. Bu gerçek Avrupa’daki Kürt diasporasının devletleri aşan birleşik mücadele yapısına erişmesi ile daha anlaşılır hale gelmiştir. 
 
Öte yandan AKP hükümeti, İran’a karşı konulan abluka ve tecritte karşı, önceleri İran’ın yanında utangaçta olsa pozisyon alırken, son gerilimlerin yol açtığı ayrımlar nedeni ile İran’la yolarını ayırması, giderek savaşmak konusunda karşılıklı teyakkuza geçilmesi ciddi başka bir karşı avantaj olarak kendisine geri dönmektedir. İran İslami Devrimi’nin Müslüman Araplarda yaratığı iz ve kurduğu ideolojik hegemonya bir “one munite“ yalancı pehlivan tefrikası ile silinmeyecek kadar kökleri derinde yatmaktadır. İran, füzelerinin yönünü Türkiye coğrafyasına çeviriyor ise bunu sadece askeri bir durum olarak algılamak eksik kalır. Bunun ideolojik ve siyasal sonuçları olacaktır. İran’ın İslam devrimini ihraç etmek üzere kurduğu ya da desteklediği bütün siyasal akımlarında Türkiye’ye tutum alması anlamına da gelmektedir.
 
Yani hem İslam Arap alemi o kadar lidersiz gibi görünmektedir. Dahası, buna El- Kaide, Taliban’ı ve Hizbullah da katığınızda ortalık mahşer alanına dönmekten geri kalmamaktadır.
 
Irak’ta, Amerikan askeri gücünü çekmesi ile yaşanmaya başlayan süreç yeniden bölgeyi tanımlayan geleneksel ifadeyi doğrular gibidir. Ortadoğu her daim pimi çekimli bombadır. Irak’ta bitmeyen iç savaş bölünme ihtimalini gündemde tutmakta, olası bir bölünmenin Kürt devletinin inşasıyla sonuçlanacağı kaçınılmazdır. Bu sonuç Türkiye’nin Kürdistan devleti ile komşu olması anlamına da gelmektedir. Dolayısıyla AKP dikensiz gül bahçesinde dolaşmıyor. Tam aksine erk olmak için her şeyi göze almış ve üleşme kavgasında son derece kararlı görünürken, kurtlar sofrasına oturmaya çalışıyorken, süreç kanlı bir savaş biçiminde yürüyecek gibi. Girilen yolun imajını ne kadar parlatırlarsa parlatsınlar, girilmek istenen yol içinden çizmelerin çekemeyeceği bir militarizm batağıdır. Arkası yarın değil, karanlıktır. Gelsin füzeler, gelsin rampalar. Güvenlik her şeydir anlayışını egemen kılınmasıdır. Güvenlik bütçesi esastır algısının hakim kılınmasına doğru koşar adım ilerlemektir. Ardından Dünya düşmanımızdır teranelerini yenileyerek Türkiye halklarına dünya halklarını düşman etmek ve bunun yalancı tarihini yazmaktır. Bu gidişe dur diyemez isek, geçen yüz yılın başlarına hoş olmayan bir biçimde gelmiş olacağız. ‘Kemalizm’in paradigmasını aşmak’ siyasal illüzyonuna kapılıp’ bindik alamete gidiyoruz kıyamete’ durumu yaşıyor olacağız. Bu durumu ‘Benim oğlum mektep okur döner döner yine okur’ özdeyişi en güzel ifade edebilir. Benim rejimim Kemalizm okur döner döner yine militarizm okur.
 
AKP’nin bölgesel güç olmaya dönük atılımı, bu bağlamda rejimi yeniden yapılandırma çabaları ve nihayetinde giriştiği toplum mühendisliği sürecinin her aşması sorunsuz tezahür ededururken, Kürt sosyal dinamiği AKP’nin hesaplarını bozma kapasitesi en başarılı olan pozisyonunu korumaktadır. AKP’nin bölgede alt emperyal güç olmaya dönük totaliter yönelimleri buna karşı bölgesel güç olan Kürtlerin özgürlükçü laiklik talepleri ile de çatışmaktadır. Bu durum, AKP’nin öteki sorunlardan farklı olarak, en zayıf noktası yumuşak karnı olarak varlığını korumaktadır. Yani Kürt gerçeği sadece, Türkiye ile sınırlı olarak AKP’nin hesaplarını bozmakla kalmıyor, bölgesel düzeyde de AKP politikalarının karşısında da yegane güç olarak konumlanıyor. 
 
İran, Irak ve Suriye üzerinden yapmak istediklerini Kürtleri yok sayarak gerçekleştirmesi bir hayli zor görünüyor. Onun içindir ki AKP’nin Suriye’de rejim karşıtlarına verdiği desteğe karşılık, Kürtlerin Suriye’deki statülerinin hiç değişikliğe tabi olmadan aynen korunmasını şartını öne sürmüştür. İran ile ilişkilerinde PJAK üzerinden Kürtlerin pozisyonunun bekasında ısrar ediyor olması, Irak Bölgesel Kürdistan hükümetini savaşın kendi lehine tarafı etme çabaları bölgesel projenin parçaları olarak orta yerde durmaktadır. AKP’nin Ortadoğu ve Arap dünyasında, Nasırcı BAAS rejimlerinin yıkılması ile boşalan ideolojik hegemonya alanını yeni Osmanlıcılık kisvesi altında doldurma çabaları, beraberinde bölgede potansiyel durumdaki Kürt gerçeğini harekete geçirmek gibi bir sonucu doğurmaya ebelik etmektedir.
 
AKP bölgeyi çok daha büyük çatışmalara mekan yapmaya doğru tam yol sürüklemektedir. Yani AKP’nin alt emperyalist olma hayali, Cumhuriyetin geleneksel “yurtta sulh, cihanda sulh” şiarına dayalı edilgen dış politikanın terk edilerek, yerini dominant, müdahaleci emperyal dış politikaya bırakmaktadır. Bu yönelim Komşu devlet ve halklarla sıfır değil, azami sorun anlamına gelmektedir. Bu dolayım ile Kürt halkı ile yaşanan sorunda söz konusu yönelimin doğal sonucudur.
 
İçerde ise savaşı bütün gücüyle tırmandıran AKP hükümeti, sorunu çözeme tekelini ve bunun üzerinden gelebilecek siyasal rantı da başkasına kaptırmama konusunda da epeyce cin fikirli davranmaktan geri durmuyor. Bütçe görüşmelerinde Hükümet adına konuşan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ‘sivil anayasa yapmak, bu hükümetin halka verilmiş sözüdür’ dolayısı ile bu sözün gerçekleşeceğini vaaz ederken, yapılacak anayasada Kürtlerin haklarının anayasal güvenceye alınacağını ifade etmeyi de ihmal etmedi. Akabinde Devlet Bakanı Beşir Atalay uzun tutukluluk sürelerinin rahatsız ediciliğine dikkat çekerek sürenin kısaltılmasının hükümetin gündeminde olduğunu vurguladı. Savaşın nedenlerinin ortadan kalkması anlamına gelen bu iki adım atılacak ise bu ölümler neden? Savaş bu şiddeti ile sürdürüldüğü koşularda ‘daha özgürlükçü bir anayasa nasıl yapılabilir? Bu ne yaman çelişki’ dedirten cinsten paradoksa kaynaklık ediyor. Yine Hükümetin “teröristler ile halkı aryacağız, teröristlerle amansız bir savaş, halka sevgi ile yaklaşacağız” sanal anlayışına kaynaklık eden Kürtlerin bölgesel güç olma hali ile kendi güç olma yönelimi arasındaki çelişkidir. Hal böyle olunca AKP, ne Kürtleri tam umutsuzluğa itmek istemekte ne de Kürt özgürlük hareketi ile diyaloga geçerek sorunu çözmek istememektedir. Bir bakıma umudunu, uzatmaları oynayarak Kürtlerin iç parçalanmasına bağlamış durumdadır. Zira siyasal satranç oyununu şimdilik bunun özerine kurmuş durumdadır. Yani ‘ne seninle ne sensiz’ veya ‘Ya benimsin ya kara toprağın’ türünden arabesk siyasetin beyhude yolcusu durumunda ilerlemektedir.
 
Zira “halk ile teröristi ayırma “ yaklaşımı ki, o can çekişen anlayışı, 29 Aralık 2011’de 35 köylünün öldürülmesi ile Uludere’de bir daha dirilmemek üzere sulara gömülüp boğulan mevtadan başkası değildir. İnsanlık her savaşta şuna yeniden tanık olmuştur. Savaşlarda yıkımının en büyük mağdurları sivil insanlar çocuklar ve kadınlardır. Gerisi laf ü güzaf.
 
Yorumlar...