"Sermayenin Gizemi" üzerine I Kitap
6.12.2010 11:42:38, George K.

G20 toplantısı Seul'da sona erdi. Obama toplantının başında şöyle seslendi: ABD borç aldığı paralarla savurganca harcama yapan bir tüketici olarak ilelebet kalamaz. Diğer ülkeler de ağırlıklarını koyup dünya ekonomisini düzeltmeye yardımcı olmalılar. ABD'nin dünya ekonomisi için yapabilecegi en iyi şey büyümesidir. Çünkü ABD dünyanın en büyük pazarı ve itici motorudur.

Buna karşılık Brezilya başkanı kapitalizmin içinde bulunduğu çıkmazı şu şekilde özetledi:

Bu tür politikalar uygulanmaz. Eğer zenginler tüketmez mallarını satmaya çalışırlarsa dünya iflas eder. Çünkü satın alacak kimse kalmaz. Herkes satmak istiyor.
 
Ahmet Öncü'nün Birgün'de çıkan yazısında Seul’daki umutsuzluk işlenmiş:
 
Britanyalı Marksist tarihçi Eric Hobsbawm 1930’ların bunalımlı yılları hakkında yazdığı bir yorumda, ‘Büyük Çöküş’ün yol açtığı felaket ve yönsüzlük duygusunun, işadamları, ekonomistler ve politikacılar arasında, kitleler arasındaki benzer duygulardan daha büyük olmasına dikkat çeker. Benzer bir yorum yaşamakta olduğumuz 2010’ların bunalımlı yılları için de yapılabilir. Bugün de bir dizi felaketle boğuşan kitleler, umutsuzluk ve karamsarlık içinde yönlerini kaybetmiş görünmektedirler. Ancak, onlardan daha umutsuz, daha karamsar ve yönlerini daha çok kaybetmiş olanlar, aslında, işadamları, ekonomistler ve politikacılardır. Güney Kore’nin başkenti Seul’da düzenlenen son G20 zirvesinden yansıyan görüntüler, birçok farklı açıdan olabileceği gibi, bu şekilde de yorumlanabilir.
  
Ahmet Öncü'nün de dediği gibi şaşkınlık ve korku herkese sirayet etmiş durumda. Ekonomideki belirsizlik politikayı ve gündelik yaşamı etkiliyor. İki yıl önce büyük umutlarla seçilen değişim sloganlarıyla iktidara yürüyen Obama birden gözden düştü. Son seçimlerde demokrat adaylar kendilerini Obama 'dan uzak göstermeye çalışsalar da halkın öfkesine maruz kaldılar. Çay Partisi gibi Amerikan siyaseti için aşırı bir uç olarak sayılabilecek sağcı hareket seçimlerde Cumhuriyetçi Parti'yi tam kontrol altına aldı ve seçimden büyük bir zaferle çıktı.   
 
Bu belirsizliğin yoğun olarak yaşandığı bu günlerde bizi aydınlatabilecek bir çalışmadan söz etmek istiyorum: Kırk yılı aşkındır Kapital üzerine dersler veren, kitaplarını ve konuşmalarını yakından takip ettiğim David Harvey. Kapitalin Limitleri, Umut Mekânları, Postmoderliğin Durumu, Neoliberalizmin Kısa Tarihi, Kapitalin El Kitabı gibi kitapları olan Harvey son kitabını Ekim'de çıkardı: Sermayenin Gizemi.
 
Kitap yaşadığımız kapitalizmin krizlerinden en büyüklerinden birini anlamamıza yarayacak bir çerçeve ortaya koymaya çalışıyor. David Harvey‘in dediği gibi teori olayları anlamamıza yarayacak bir çerçevedir. Harvey'e göre günümüz kapitalizmini anlamak ve özellikle neoliberal ideolojik saldırılarına karşı koyabilmek için dönüp Marx'ı okumak gerekiyor. Çünkü Marx'ın söyledikleri kendi döneminden çok günümüze uygulanabilinir. Marx, Kapital'i üç temel eleştiri üzerinde oturtmuştur: 1. Klasik ekonomi politik 2. Felsefe (Alman ve Yunan ve özellikle Hegel) 3. Ütopik sosyalizm (özellikle o dönemde Fransa da yaygınlaşan). Onun dönemindeki egemen ekonomik politika Adam Smith ve Ricardo gibi liberal burjuva ekonomistlerince belirleniyordu. O da eleştirilerini onlara yöneltti. Kapital'den 150 yıl sonra burjuvazi yine liberal ideallere sarıldığı ve onu yeniden paketleyerek sattığı dönemde Kapital'i okumak çok yararlı. Bu nedenle Marx'ın liberallere yaptığı eleştiriler son derece güncel. 
 
Harvey de bu kitabında diğerlerinde olduğu gibi Kapital'de Marx'ca geliştirilmiş yöntemi kullanıyor ve bu arada teoriye katkıda bulunuyor. Bu yeni çalışmasında dilini oldukça dikkatli seçmiş. Marksist terminoloji kullanmaktan sakınmış. Kitabının ilk 50 sayfasını Marx'tan alıntı almadan yazmış. Marksizmi bilmeyen okurların da rahatça anlayabileceği bir yapıt ortaya çıkmış.
 
Kitabının bölümleri: Aksama, Kapital Toplanıyor, Kapital İşe Gidiyor, Kapital Pazara Gidiyor, Kapital Evrimleşiyor , Her Şeyin Coğrafyası, Toprak Üzerindeki Yaratıcı Yıkım, Ne Yapmalı ? Kim Yapacak?
 
Kitaptan aldığım notlar :
 
İlk bölümde rakamlar vererek krizi anlatıyor. Bölümün adı Aksama. Harvey 'e göre kapital bir kavram değil bir süreç. Kapital, devamlı hareket halindedir. Bu sürekli hareketlilik içinde değişimlere uğrar. Kapitalistlerin tüm çabası bu akışı sağlamaktır. Eğer akış yavaşlarsa kapital krize girer. Bu nedenle Harvey kriz yerine aksama adını vermiş:
 
2008 krizinin çok öncesinde 1998 ile 2006 yılları arasında haciz krizi alt gelir grubunu vurmuştu bile. Özellikle siyahlar, hispanikler arasında yaklaşık 71 ile 93 milyar dolar arasında gayrı menkul değer kaybı kayıt edilmişti. Ama aynen Reagan dönemindeki AIDS yayılmasında görülen azınlıklara karşı gösterilen duyarsızlık gibi bu gelişme gözden kaçmıştı. Ancak 2007 yılının ortalarından itibaren kriz beyaz mahallelere sıçrayınca basında ilgi odağı olmaya başladı. 2007 yılında hızlanan gayrimenkul krizi ve hacizler 2008' in ortasında 4 milyon kişiyi evsiz bırakacaktır. Buna karşılık Wall Street'deki bonuslar 2008 yılında 32 milyar doları bulur. Bazı CEO'lar milyar dolar ikramiye alırlar bu tarihin en ağır kriz döneminde.
 
Bu kriz tartışmasız tüm krizlerin anası durumunda. 1970'lerden beri yüzlerce kriz görüldü kapitalist dünyada. 1997-98 Asya Krizi, 1998 Rusya'nın iflası vb... Ama bu son kriz tüm kapitalist dünyada etkisini gösterdi. Çin'de 20 milyon kişi işsiz kaldı, Brezilya ve Almanya küresel stresi hissetti...
 
1960'lardan başlayan ve 70'lerde devam eden kapitalizmin derin krizine karşı geliştirilen çözümün krizini yaşıyoruz. Bu dönemde kapitalin önündeki engel emekti. Amerika ve Avrupa 'da emek örgütlenmiş, görece iyi ücret alan politik olarak güçlü bir durumda idi. Bazı ekonomistlerin Kâr Sıkışması (Paul Sweezy) adını verdiği bir kriz idi yaşanan. Kapital buna yanıt olarak emeği ıslah etme yolunu seçti. 1980 lerle birlikte küresel ideolojik saldırı başladı. Amerika'da Reagan, İngiltere'de Thatcher seçimlerle, Şili'de askeri darbe ile Pinochet (Türkiye'de 12 Eylül darbesi) tarafından neoliberal dalga ile emek üzerine gidildi. Emeğin gücü kırıldı. Özellikle Sovyet blokunun çökmesi ve Çin'in de küresel kapitalizme entegre olması ile Kapital, 2 milyardan fazla yeni iş gücüne kavuştu. Kapitalin akışını duraklatacak emek engeli ortadan kalkmıştı.
 
Kapital bu engeli aşınca kendine başka bir engel yarattı: Ücretleri sürekli düşen işçiler daha çok mal üretmeye başladı ama üretilen bu malları satın alabilecek paraları yoktu. Bu durumda kredi sistemi devreye girdi. 1980'lerde ortalama bir Amerikan ailesinin mortgage ile birlikte borcu 40.000 dolar iken şu anda 130.000 dolara sıçradı. Artık arabalardan, Wal-mart'ta satılan ucuz Çin malı ürünlere, okul giderlerine kadar her şey kredi kartları ile satın alınmaya başlandı. Ama bu da yetmedi. Ürünler tüm dünyada satılmalıydı. Körfez ülkelerinde yığılan artı kapital gelişen ülkelere pompalandı. Tabii ki borç olarak. Bu da 1980'lerde patlayan gelişen ülkelerin borç krizine yol açtı. IMF devreye girdi ve bu krizden yararlanarak neoliberal politikaların gelişen ülkelerde uygulanması sağlandı. Bütün bunların işleyebilmesi için küresel finansal mekanizmaların yaratılması gerekiyordu. UBS, HSBC, Citibank, Goldman Sachs, Lehman Brothers gibi finans merkezleri küresel kapital akışını sağlayan, kumanda eden aygıtlar haline geldiler.
 
Fakir fakirleşirken, zengin daha zenginleşti. Neoliberallerin tezine göre zengin zenginleşince bu zenginlik fakirlere de yansır. Zengin yatırım yapar ve bu herkesin yararına dönüşür. Ama böyle bir gelişme görülmedi. Zengin, riskli üretim alanlarına yatırım yapmak yerine daha kolay para kazanacağı menkullere yatırım yapmayı tercih etti. Yani paradan para kazanmayı.
 
Üretimdeki artı kapital, kurulan bu kredi sistemi için gerekli olan kapitali karşılayamayınca kurgusal kapital yaratma yöntemleri geliştirildi. Garip yeni pazarlar ortaya çıktı. Gölge bankacılık adı verilen bu pazarda kredi türevleri, kredi değiş tokuşu gibi yöntemler keşfedildi. İleri (future market) pazarlarda karbondan hava durumuna kadar her şey işlem görmeye başladı. Riskin azaltılması anlamına gelen Hedge kavramı aşırı risk alma şeklinde kullanılmaya başlandı. Hedge fonları adında kuruluşlar ortaya çıktı ve riskli yatırımlarla yatırımcılara en yüksek getiri getirmeye başladılar. 1990'larda var olmayan bu pazarlar 2005 yılında 250 trilyon dolarlık, 2008 yılında 600 trilyonluk bir pazar haline geldiler. Bu arada dünyanın toplam üretim kapasitesi 60 trilyona ulaştı. Yani bu pazarlar dünya üretiminin on katını aştı. Menkul değerlere olan yatırım her yere, herkese sıçradı. Kişilerden kurumlara kadar. Örneğin GM gibi araba üreten bir şirket, finans ve hedge yatırımlarından daha fazla para kazanacağını keşfedince kazandığı kapitalin büyük kısmını bu tür yatırımlara yöneltti.    
 
Kapital 1750'lerden beri (1930'lardaki eksi büyüme, 1945-73 yüzde 5'lik büyüme dışında) yıllık ortalama yüzde 2.5 oranında büyüyor. Ortalama yüzde 3'lük büyümeye sağlıklı büyüme deniliyor. Yüzde 1'in altına inince durgunluk veya kriz adı veriliyor. Bu hesaplamaya göre 2030 yılında dünyanın 100 trilyonluk kapital yatırımına ulaşması gerekiyor. Bu gerçekten ulaşılması zor bir rakam. Üretime yatırılan kapital gittikçe daha azalmakta (Çin'deki yatırımlar artmasına rağmen). 1980'lerde özellikle Çin ve eski Sovyet bloku ülkelerinin kapitalizme entegresi ile üretime yatırılan kapital arttı. Ancak 1990'larda kâr oranları yine düşmeye başladı. Düşük ücretlere rağmen kârlar düştü. İlginç bir paradoks. Kapital bu engeli de aşmak için kurgusal kapital yaratma yöntemlerini geliştirdi.
 
Yüzde üçlük büyümeyenin önünde bir sürü engel var: Çevresel sınırlar, pazar sınırları, kârlılık sınırları, mekansal sınırlar. 1973'lerden beri süregelen finanslaşma bir zorunluktan doğdu. Artı kapitalin harcanması sorunu aşmak içindi. Artı kapitalin harcanması için, kapital coğrafik kurguları değiştirmiştir. Adam Smith'in "Ulusların Zenginliği"nde üzüntü ile bahis ettiği doğunun kaynaklarının batıya akması tersine dönmüştür. Çin, Endonezya, Kore gibi ülkeler artık yatırım merkezleri haline gelmişlerdir. Amerika borç içinde büyürken, artı kapital doğuda üretilmeye başlanmıştır. Tabii ki bu geçiş kolay olmamıştır. 
 
Şehirleşme artı kapitalın harcanabileceği en iyi alanlardan biridir. Schenzen gibi küçük bir Çin kasabası üretimin güç merkezi haline gelmiş, rıhtım, havaalanı, gökdelenler gibi yatırımlar açılan yüzlerce fabrika ile birlikte artı kapitalin harcanabileceği merkezler haline dönüşmüşlerdir.
 
Kapitalin bir araya getirilmesini Harvey, Marksist kapital birikimi teorisiyle anlatmış. Üretime konulan kapital ürün haline gelip satıldıktan sonra elde edilen kâr ile birlikte bir sonraki üretime konması. Bu dönüşümün kesintisiz ve hızlı olması gerekir. En ufak bir kesinti veya yavaşlama kapitalin krize girmesine neden olur. 11 Eylül saldırısından sonra da böyle oldu. Yaşanan panikten sonra ekonomik hareketler yavaşladı. Bu nedenle Bush televizyonlara çıkıp, "yurtseverlik alışveriş yapmaktır" diye Amerikan halkına seslenmek zorunda kaldı. Bu dönüşüm kapitalin mekansal hareketine gerek duyar. Banka hesabınıza yatırdığınız birikiminiz, Çin'deki bir üretim yerinde sermaye olarak kullanılıyor olabilir.
 
Kapitalist neden tekrar kazandığı parayı üretime aktarır? Hatta kârını bile ekleyerek bir sonraki üretimini artırır? Hepsini harcayamaz mı? Rekabet önemli bir faktördür kapitalist dünyada. Eğer üretimini büyütmezsen daha iyi, daha fazla üretmezsen bir başkası ortaya çıkar ve seni pazardan siler. Bir kapitalistin kendi zevklerine harcayabileceği kapitalin bir sınırı vardır. Kapitalist elde ettiği kârın bir kısmını kendi zevklerine harcar ama onu bile harcarken dikkatli olmak zorundadır. Çünkü ertesi günkü üretimi düşünür. Paranın sosyal güç olması da paranın çekiciliğini artıran önemli bir etkendir. Paraya para katma güdüsü de önemli etkenlerden biridir.
 
İster rekabet nedeniyle ister para ile güç elde etme güdüsü ile devamlı artan kapital devamlı yatırım alanları aramaktadır. Ya bu alanlar tükenmeye başlarsa? Yatırım alanı yaratma konusunda başarılı olan kapital yine de bazen engellerle karşılaşır. Eğer bu engelleri aşamazsa bunalıma girer. O durumda aşırı artan kapitalin yok edilmesi veya değerini yitirmesi gerekir. Marksist gelenek kapitalizmin bu yaratıcılığını kabul ederken getirdiği yıkıma dikkati çeker. Tarihte kapitalizm pek çok kez bu tür kapital yıkımlarını yaşamıştır. Değer yitirilmiş kapital pek çok çeşitte olabilir. Kapanan fabrika, kiralanmamış alışveriş merkezi, boş ofisler, işlenmemiş toprak, depolarda bekleyen ürün, üretime yatırılmamış, bankada veya başka menkullerde bekleyen para şeklinde yada tarihteki en büyük yıkıcı yaratıcılık olan dünya savaşları...
 
Kapitalin akışına üretim sırasında yakından bakıldığında altı tane olası engel görülür :
1. İlk yatırım için gerekli olan paranın sağlanamaması
2. Politik veya diğer nedenlerle gerekli olan emek gücünün sağlanamaması
3. Üretim kaynaklarının (doğal kaynaklar) yeterli olmaması
4. Teknolojik ve işletmesel yetersizlikler
5. Emeğin direnci
6. Pazarda yeterli kadar para olmaması (nakit sorunu).
 
Kapitalin bir araya getirilmesi için tarihte pek çok yöntem uygulanmıştır. Bunlar yasal veya yasal olmayan yöntemler olabilir. Soygunlar, talanlar, korsanlık, kaçakçılık.gibi yöntemler sık sık uygulanır.
 
İlkel birikim, Marx özellikle feodal dönemden kalma toprak sahiplerin topraklarının ellerinden alınıp proleterleştirmesine ve elde edilen bu toprakların kapital için üretim araçları haline dönüştürülmesine bu adı verdiği süreçtir. Harvey, Marx'ın ilkel birikim adını verdiği bu kavramı daha da genişleterek "Mülküzleştirilerek Birikim" adını veriyor. Mortgage krizi ile mülksüzleştirilenler, su, sağlık, eğitim gibi bir zamanlar kamusal mülk olarak kabul edilen kaynakların özelleştirilmesi mülksüzleştirilerek birikim olarak sınıflanabilir. Batan şirketlerin haciz yoluyla el değiştirmesi, süper marketlerin bakkalları mahallelerimizden silip atmaları da mülksüzleştirerek birikimdir. 
 
Kapital, değer yitimine uğramamak, artan artı kapitali harcamak için mekansal çözümler uygular. On dokuzuncu yüzyılın başında İngiltere'de aşırı artan kapital yeni keşfedilen Amerika’ya ve Hindistan kolonisine aktarılmıştı. Günümüzde Asya'da biriken artı kapital Brezilya'ya, Rusya’ya aktarılıyor...
 
Bretton Woods gibi anlaşmalar ile kapitalin akışını düzenleyen engelleri kaldıran ilkeler geliştirilmiştir. IMF gibi, Dünya Bankası gibi, G7 ile başlayan ama bugün Türkiye'yi  de içeren G20 gibi kuruluşlar bu akışın komuta merkezleri olmuşlardır. Yazının başında belirtiğimiz gibi G20 toplantıları dünya kapitali için önemli bir karar ve güç savaşları merkezi haline gelmiştir.
 
Her ne kadar küresel kapital bu tür uluslararası ve ötesi karar merkezleri ile yönetiliyor görünse de ulusal çapta devletin işlevi özellikle finans sistemi ile birleşerek önemini artırmaktadır. 1960'lar da Paul Sweezy ve Paul Baran gibi teorisyenlerin ABD için tespit ettikleri Tekelci Devlet Kapitalizmi kredi sisteminin kalbi olan devlet örgütü ile finans sisteminin birleşmesidir. Yine 60'larda Fransız Komünist Partisi'nin en önemli sloganlarından biri devrimin "Tekelci Devlet Kapitalizmine karşı" yapılacağı idi. 
  
Kapital, üretimden çıktıktan sonra dolaşıma girer. Dolaşım spekülatif bir şeydir. Dolaşıma giren kapital günün sonunda kâr olarak dönecek diye bir kural yoktur. Artı değerin gerçekleşmesi birçok koşula bağlıdır. Hatta şans önemli bir faktördür diyebiliriz. Ancak üretimin sürmesi, yani bir sonraki üretim aşaması için hemen kapital gerekir, dolaşımın sonucu beklenemez. Bu durumda kredi sistemi yardıma koşar. Kredi sistemi gelecekte elde edilecek kâr üzerine alınan faize göre verilir. Yani bir beklenti üzerine verilir, kredinin özü aslında inançtır. Bu yüzden Marx kredi için "Kredi Protestandır, çünkü tamamen inanç üzerine kurulmuştur" der.
 
Zaman zaman beklentiler kontrolden çıkar. Bu durumda üretimde kriz olmaması için devreye sokulmuş finans sistemi kendi krizini yaratır. Marx, Kapital'de bunu anlatır. Harvey, Kapital'den alıntısını günümüz diline çevirir:
 
Burjuva (Wall Street diye okuyunuz) zenginliğin sarhoşluğu ve kibirli öz güveni ile paranın  düşsel bir ürün olduğunu ilan eder. Metaların (evler gibi güvenli olarak okuyunuz) kendileri paradır. Ama kriz çıkınca dünya pazarlarında başka bir şekilde ağlamaya başlar: Sadece para (nakit diye okuyunuz) metadır. Para birden tek zenginlik kaynağı haline dönüşüverir. Kriz dönemlerinde meta ve onun karşı tezi olan onun değer şeklini temsil eden para arasındaki çelişki en üst düzeye çıkar.
 
Kapital işe gidiyor…
 
Kapital bir araya getirildikten sonra üretim için gerekli üretim araçlarının bir araya getirilmesi gerekir; hammadde, araçlar , makinalar, binalar, emek ... Sürekli birikimin sağlanması için sürekli bulunabilir emek gerekir. Marx'ın yedek endüstri ordusu adını verdiği hali hazırda bekleyen (çoğunlukla işsizlerden oluşan) emek kaynağına ihtiyacı vardır. Bu nedenle bileşik büyüme oranıyla emek nufusu bileşik büyümesi arasında doğrusal bir ilişki vardır. Çin'in şu anda dünyanın üretim devi olmasının ardında Mao'nun kültür devrimi ile azalan çocuk ölümlerinin ve artan doğum oranlarının artmasıyla gençleşen nüfusun çalışma hayatına katılmasının büyük bir payı vardır.
 
 
İlkel birikim günümüzde hâlâ devam etmektedir. Doğuda Hindistan'da veya Çin'de olduğu (Türkiye'de Kürt nüfus üzerine askeri baskı ile yapılan) gibi bazen zora dayanılarak mülksüzleştirilen köylüler şehirlere göç etmek zorunda kalıyor ve işçi sınıfı saflarına katılıyorlar. Batıda ise bu daha çok uydurulan yasal ve finansal mekanizmalar sayıca az olsa da devam etmektedir. Avrupa'da ve Amerika'da göçmenlik gerekli yedek emek ordusunun yaratılmasında sık sık kullanılan bir yöntem. Göçmenlik kendi başına sorunlar yaratmakta, özellikle Avrupa'da emeğin mücadele birliğini bozan ırkçılığa varan emek içi sürtüşmelerin yaratılmasına neden olmaktadır. Burjuvazi bu tür ilkel duyguları köreltmekten öte emeğe karşı bir silah olarak kullanmaktadır. Cinsiyet ayırımı da burjuvazinin sık sık kullandığı sömürü araçlarından biridir. Özellikle Malezya, Endonezya gibi ülkelerde kadın işçiler erkeklerden daha fazlaca sömürülmektedirler. Burjuvazi cins ayırımını kendi lehine kullanmayı başarmaktadır.
 
En son krizde bir kâr sıkışmasından bahis edemeyiz. Kapitalin elinde her yerde kullanabileceği yedek endüstri ordusu var. Özellikle Çin'in katılımı ile yaklaşık 2 milyar emek ordusuna sahip durumda. Bu sefer durum 70'lerin tersi, kapital emeğe karşı aşırı güçlü.
 
Kapital yeniden yatırıma gittiğinde yeni üretim araçlarına gereksinim duyar. Bunlar arasında makinalar, binalar, üretilen metaların taşınabileceği rıhtımlar, demiryolları... Kapital her şeyi her zaman bulamayabilir. Bazı gerekli kaynaklar yetersiz olabilir. İletişimdeki ve ulaşımdaki devrimler kapitalin bu tür engelleri aşmada büyük katkıları vardır. Ayrıca uygulanan ya da daha doğrusu ortadan kaldırılan gümrükler, mal ve kapitalin akmasını kolaylaştırmaktadır. Üretim için gerekli kaynaklar daha kolayca bir yere kaydırılabilmekte veya gerektiğinde üretim başka bölgeye kolayca kaydırılabilmektedir. Sovyet blokunun yıkılması ile açılan sınırlar da tır trafiğinin akışını hızlandırmıştır. Bu da kapital akışın Avrupa içinde hareketini hızlandırmıştır.
 
Ancak tüm önlemlere, kurulan mekanizmalara karşın orantısızlık krizi adı verilen krizin çıkması engellenemez. Marx, kapitalin ikinci cildinde kapitalin üretim bölümleri arası ilişkiyi anlatan yeniden üretim şemalarında üretimi iki büyük bölüme ayırır: Üretim araçlarını üretenler (makina, hammadde vb ...) ve tüketim ürünlerini üretenler. Rekabetin etkisi ile oluşan kâr dengesiyle birlikte kapitalin bir bölümden başka bölüme geçişini anlatır. Marx bize bölümler arası orantısızlıkların bir krize yola açacağını gösterir.
 
Marx bunları anlatırken konuyu modelleme ile anlatır, modelini belirli öngörülere göre kurmuştur. Yıllar sonra çok daha karmaşık matematik modelleri kullanılarak Marx'ın modelinin doğruluğu ispatlanmıştır. Örneğin Japon ekonomist Michio Morishima teknolojik değişimlerle ve kapitalin yoğunlaşmasıyla iki bölüm arasında ya patlayıcı bir salınım veya moton bir ayırımın olacağını kanıtlamıştır.
 
Kapitalizmde krizler kaçınılmazdır, kriz mantıksızlığı mantıklı hale getiren mantıksızlıktır. Kapitalizm krizleri kullanarak kendini düzeltmekte ancak bunu yaparken bir sonraki krizi çıkaracak sorunu yaratmaktadır. Roosevelt'in Yeni Anlaşması (New Deal) 1930'ların krizinde kaçınılmaz bir çözümdü, 1980'lerdeki Reagan-Thatcher karşı devriminin kaçınılmaz olduğu gibi....
 
 
Doğanın sınır olması ve teknolojik işletmesel devrimler...
 
Ricardo ve Malthus tarımda kâr oranlarının gittikçe sıfıra doğru inişe geçeceği ve sonunda kapitalizmin sona ereceğini savunuyorlardı. Marx, kapitalizmin sona ereceğini kabul ederken tarımda sınıra varılacağı fikrine şiddetle karşı çıkıyordu. Ulaşımdaki ilerlemeler ve Amerika’nın keşfi ile açılan yeni tarım alanları doğal kaynakların kapitalizmin krizi ile ilgili olmadığı kararına varır.
 
Kapitalizm, üretimi teknolojik ve işletmesel devrimler yapmadan geliştiremez. Rekabetin de etkisi ile üretimi daha fazla ve ucuza üretmek için yeni yöntemler, teknolojiler geliştirir. Gerçek zenginliğin yaratıcısı emeğin üretimdeki oranının azaltılması kısa dönem için kâr artırıcı, ama uzun dönemde kâr azaltıcı etki yapar. Ricardo'nun bu tespitine, yani kâr oranlarının azalması yasasına Marx katılmasına rağmen bu eğilime karşı çalışan diğer eğilimlerden söz eder ki, kâr oranlarının azalmasını bir yasa olmaktan çok bir eğilim olarak düşünmek gerekir. Emeğin sömürüsünün artırılması, üretim araçlarının ucuzlaması, yurtdışı ticaret ile ucuz kaynakların elde edilmesi, kapitalin sürekli değer yitirmesi, büyüyen yedek endüstri ordusunun yaptığı baskı ile emeğin devamlı ucuzlaması ve bir noktada teknolojik gelişmenin aciliyetini yitirmesi, altyapı ve fiziki üretim alanlarının yaratılması ile artı değerin harcanması, tekelcilik ve yeni üretim alanlarının yaratılması gibi karşı eğilimleri sıralar ...
 
Özellikle son eğilim üzerinde durmaya değer. 1950'lerden bu yana kapitalizmin yeni üretim alanlarını açma ve ona göre tüketim alışkınlıklarını yaratması yeteneği olağanüstü bir performans gösterdi. Patent yasaları ve devlet iştirakleri teknolojik devrimlerinin hızını ve niteliğini çok etkilemektedir. Devlet ve şirketlerce destek alan Amerikan araştırma üniversiteleri, hızlandırdıkları teknolojik buluşlar ile Amerika’nın geri kalan ülkelere göre üstünlüğünü korumasını sağlayan en önemli kurumlardır.
 
Ancak teknolojik ve işletmesel buluşlar iki ucu keskin bıçak gibidir. Kapitalin birikiminde dengeleri bozduğu gibi artı değer harcanması için yeni olanaklar açar. Yaratıcı yok etme ile yeni üretim şekilleri eskilerin yerini alır. Her ne kadar Marx'ın teknolojik ve işletmesel buluşların uzun erimde kâr oranlarında düşüşe yol alacağı formülü basit ise de dengelerin bozulmasının krizlere yol açacağını göstermesi açısından çok önemlidir.
 
Marx'ın en önemli katkılarından biri de emeğin üretimdeki önemini göstermesidir. Üretim araçlarının sahibi olsa da aslında kapitalist, üretim esnasında emeğe karşı güçsüzdür. Sınıf mücadelesi dediğimizde hep emeğin kapitale karşı mücadelesi olarak düşünürüz. Aslında asıl mücadeleyi kapital verir. Üretim sırasında güçlü olan emeğe karşı. Onu kontrol edebilmek için kapital sosyal ilişkileri kendi avantajına göre şekillendirmeye çalışır. Bazı durumlarda emeğe bir kısım gücü verir ki kapital tekrar üretilsin. Bazı durumlarda emeğin gücünü kırabilmek için şiddete başvurur.
 
Pazarın hakimi olan burjuva, üretim alanında güçsüzdür. Bu nedenle pek çok yöntemler geliştirerek emek üzerinde gücünü sağlamaya çalışır. Irk, cinsiyet, dil, din, kültürel ayrımlardan yararlanır. Kapitalizm, varlığını sürdürebilmesi için dükkanlarda, fabrikalarda, ofislerdeki sosyal mücadeleleri aşması gereken bir engel olarak görür.
  
Kapital Pazar Gidiyor…
 
 
Sürekli kapital birikiminin karşısına çıkan en son engellerden biri de kapitalin değiş-tokuş ile ürün veya hizmet halinden tekrar para şekline maliyeti ve kârı ile birlikte dönüşüdür. Bu dönüşüm kapitalin paradan üretim aracına dönüşümünden çok daha sorunludur. Üretilen ürünün veya hizmetin tüketilmesi için bu ürünlere olan ihtiyacın var olması gerekir. Amerika'da ve şimdilerde dünyanın her yerine yayılan suburb türü yerleşim biçimi yeni ihtiyaçların yaratılmasına yardımcı olmuştur. Arabalar, bahçe bakımı, televizyonlar, etoburluk .. ve bunların gündelik işleyişini sağlayan hizmetler... Arzu ve istemler gündelik ihtiyaç haline dönüştürülmüştür. Bu tür tüketim alışkanlıklarının yaratılması kapital birikimin temel ihtiyaçlarından biridir.
 
Yetersiz tüketim, yaratılan ürünlerin ve hizmetlerin tüketilememesi olarak tanımlanır. İşçilerin gelirlerinin toplamı her zaman toplam üretim değerinden azdır. Yoksa kâr olmaz. Özellikle ücret üzerindeki baskılar arttıkça bu durum daha keskinleşir. Pek çok uzmanın ortak görüşüne göre 1930’lardaki krizin temel nedeni yetersiz tüketimdi. İşçilerin ücretleri için verdikleri mücadele bu sorunun azalmasına yarar. Ancak başta dediğimiz gibi işçi ücretleri hiçbir zaman toplam üretim değerine varamaz. Rosa Luxemburg bu konuya özellikle önem verdi. O zamanlarda gördüğü çözüm bulunan altın kaynakların devamlı olarak pazara aktarılmasıydı; bu günümüzde merkez bankasının devamlı para basmasına denk gelir. Kısa erimde çözüm olarak görülen bu yöntem uzun erimde enflasyona yol açar. Luxemburg'un buna karşı gördüğü diğer çözüm kapitalist olmayan dış pazarlardı. 19'uncu yüzyılda büyüyen İngiliz kapitalizminin pazar sorununu çözmek için Hindistan pazarının açılması iyi bir örnekti. İngiliz işçileri sadece üretici olmuşlardır. Önce Hindistan sonra da Çin pazarları ile üretilen artı ürünlerin tüketilmesi sağlanmıştır. Ancak bir süre sonra bu pazarların da sonuna gelinmiş. Vergilerle büyüyen devlet gelirleri ve köylülükten alınan kira ile elde edilen gelirlerle büyüyen bu pazarlar bir süre sonra limitlerine varmıştır.
 
1950'lerle, özellikle 1970'lerle birlikte kapitalizmin etkili pazar büyüme yetenekleri sınırlara dayanmıştır. Bu nedenle kapitalizm coğrafik kurgulama yaparak üretimi Çin'e taşımış ve ABD'yi pazar haline dönüştürmüştür. Çin'in, var olan büyümesini sürdürebilmesi için ABD pazarına ihtiyacı vardır ve bu nedenle ABD'nin borçlarını finanse etmektedir. Bu durumun bitmesi için Çin iç pazarının büyümesi gerekir. Bu da Çin için bir sorundur çünkü bu durumda işçi ücretlerinin artırılması gerekir ki, bu da Çin'in rekabet gücünü azaltır.
 
Luxemburg'un göremediği ancak Marx'ın Kapital'inin ikinci cildindeki üretim modelleri şemalarında görülebilecek en önemli etkili tüketim yöntemi ise yeniden üretimdir. Yani bugünün artı kapitalinin yarınki üretimde tüketilmesidir. Bugün üretilen artı değerin bir kısmı hizmet ve lüks tüketim ile tüketilir. Geri kalan artı değer yeni üretim olanakları yaratılarak yeni üretim araçlarına ve yeni işe alınan işçilerce tüketilir. Böylece üretim, tüketimi içselleştirir. Yetersiz tüketim sorunu yeni yatırım alanları bulma sorunu haline dönüşür. Son krizden en az etkilenen ülkelerden biri Lübnan. Çünkü Lübnan, iki yıl önce İsrail’in saldırısı ile büyük bir yıkıma uğramıştı. Şimdi ülke yeniden kurulmakta ve yatırım çılgınlığı yaşamaktadır ve kapitalin artı değer harcama krizi burada etkili olmadı.
 
Yazarın diğer yazıları
·         Kapital evrimleşiyor
·         Arizona'da ırkçı yasa
 
  
 
           
 
 
 
 
 
0
Yorumlar...