Devrimler çağının galasında... Politika
21.2.2011 13:24:42, Erkan Çınar

Emin olun, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki halk hareketlerinin onda biri gücünde bir hareket Avrupa’da gerçekleşseydi, Türkiye solu çoktan sokağa çıkmış, bu harekete desteğini sürekli biçimde sunuyordu. 2008 yılı Aralık ayında Yunanistan’da gerçekleşen gençlik ayaklanmasına Türkiye solunun sunduğu destek bunun en güzel örneklerinden. Mısırlı emekçilerin yüzde 40’ı günlük ortalama 2 dolar gelir ile yaşamını sürdürürken, neo-liberal politikalara karşı ayaklanmayı dünyanın neredeyse en yoksul halkları yerine öncelikle Avrupa’nın nispeten ayrıcalıklı ve kaybedecek şeyi daha çok olan emekçilerinden beklemek sanırım pek de mantıklı değildi.

Dünya, yaklaşık iki aydan beri uzun süredir şahit olmadığı, belki de özlediği toplumsal hareketlere, çalkalanmalara şahitlik ediyor. Yeni nesil halk ayaklanmalarının daha öncekilerden farkı, olayların merkezinden çok uzakta veya yakınlarda olan insanların hareketleri televizyonlarından, internet üzerinden bazen dakikası dakikasına izleyebilmeleri, üstelik bu sırada da “benden uzakta” düşüncesinden öte, “acaba ne zaman buralara ulaşır” sorusuyla meşgul olmaları. Her ne kadar uzun süredir “umutsuzluk mekânı” haline gelmiş olsa da, Türkiye de bu durumdan nasibini almış durumda. Başta Tunus ve Mısır olmak üzere Kuzey Afrika ve Mısır’da yaşananların niteliğinin ne olduğu, bunlara ne isim verilmesi gerektiği (devrim, isyan, darbe, ayaklanma vs.), bunların arkasında bir gücün olup olmadığı, varsa kim olduğu gibi konular, sadece bu hareketler başladığında halihazırda siyasetle ilişkili olanlar arasında değil, sıklıkla “apolitik” olarak tanımlanan geniş kitleler içinde de tartışılır durumda. Bu, bir kenarda dursun.

Öncelikle bu cümlelerin, kendini dışarıda tutarak yazılan tepeden bir eleştiri olmadığını, gerçek bir özeleştiri olduğunu belirterek esas meselemize gelelim. Esas mesele, Türkiye’de solun büyük kısmının halk hareketlerine geçmişten bugüne gelen sorunlu bakışına dair. Yıllardır Batı/Avrupa merkezci bir yaklaşımla adeta ağzını açmış Avrupa’ya bakan, baktığı yerlerdeki en ufak bir toplumsal hareketlenmeyi nostaljik duygulanımlarla “yeni bir 68 mi” nidalarıyla karşılayan Türkiye’deki toplumsal muhalefet, herhalde 40 yıl düşünse otoriter yöneticilere ve onların uyguladıkları neo-liberalizme karşı isyanın doğusundan geleceğini tahmin edemezdi. Emin olun, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki halk hareketlerinin onda biri gücünde bir hareket Avrupa’da gerçekleşseydi, Türkiye solu çoktan sokağa çıkmış, bu harekete desteğini sürekli biçimde sunuyordu. 2008 yılı Aralık ayında Yunanistan’da gerçekleşen gençlik ayaklanmasına Türkiye solunun sunduğu destek bunun en güzel örneklerinden. Mısırlı emekçilerin yüzde 40’ı günlük ortalama 2 dolar gelir ile yaşamını sürdürürken, neo-liberal politikalara karşı ayaklanmayı dünyanın neredeyse en yoksul halkları yerine öncelikle Avrupa’nın nispeten ayrıcalıklı ve kaybedecek şeyi daha çok olan emekçilerinden beklemek sanırım pek de mantıklı değildi. İsyan bölgelerindeki sosyo-ekonomik durum bu kadar vahim iken, IMF ve Dünya Bankası politikaları en yoğun biçimde uygulanırken bu isyanların "sınıfsal" olup olmadığını tartışmak ise zamandan çalmaktan başka bir şey olmayacaktır. Batı’nın Türkiye’ye bakışına dair hep “oryantalizm” suçlamasında bulunulur ya, işte isyanın doğudan geleceğini tahmin edememe haline neden olan da Türkiye’de yaşayanlarda hakim olan oryantalist anlayıştır diyebiliriz. Aslında bir yandan Mısırlıları, Mağrip halklarını yıllarca deve üstünden inmeyen kefiyeli Araplar olarak resmeden, bir yandan da Avrupa’daki yazılı-görsel yayınlarda sıklıkla başı fesli, eli tesbihli olarak gösterilmekten şikayet eden Türkiyeliler değil mi? Böylesi bir anlayışın, önemli bir tarihsel sıçrama yaratması olası ayaklanmaları Batı’sından beklemesinden daha doğal ne olabilir ki?

Sol, kendi zabıtalığını yaparken...

Türkiye’de solda duranlar da dahil geniş kitlelerin, Kuzey  Afrika ve Orta Doğu’daki halk ayaklanmalarının arkasında sürekli kitleler dışında bir fail aramaları, tam olarak bununla aynı olmasa da “panoptikon”u akla getiriyor. Foucault, modern iktidar ve yıldırma biçiminin temeli olarak, Jeremy Bentham’ın tasarımladığı bir hapishane olan “panoptikon”dan yola çıkarak bu kavramı kullanır. Bentham’ın hapishanesinin ne olduğunu kısaca anlatmak gerekirse, panoptikon sekizgen şeklinde sıralanmış, içinde saklanacak, gözden uzaklaşacak hiçbir nokta olmayan camekanlı hücrelerden ve bunların tam ortasındaki boşlukta da içi görünmeyen bir kuleden oluşur. Mahkumlar, o anda kulede biri olsun ya da olmasın, her an izlendiklerini düşünürler ve buna göre öz denetimlerini sağlarlar, bir nevi kendi kendilerinin gardiyanı olup mekânın “kuralları” haricinde bir davranışta bulunmaktan kaçınırlar. İşte halk ayaklanmalarının arkasında olduğu iddiasıyla sürekli aranan kudretinden sual olunmaz güç de bu etkiyi yaratıyor. Tahmin edersiniz ki bu güç ABD’den başkası değil. ABD, gayet bilinçli olarak onyıllar süren bir halkla ilişkiler çalışmasıyla kendisini ilahi bir güçmüş gibi sunarken, kitlelerin zihninde her zaman ve her yerde bulunabildiği, dünya üzerindeki her gelişmeye müdahale edebildiği sanrısını başarıyla oluştururken, karşıtlarında dahi buna dair rızayı üretirken elbette bunun farklı mekânlarda baş gösteren toplumsal hareketlere dair “seyirci” halklarda yaratacağı kafa karışıklığının farkındaydı. Ve 30 yılık ezberden okuyan soldaki politik analizcilerimiz, ABD’nin mutlak egemenlik iddiasını yeniden üreterek farkında olmadan ezeli düşmanının ekmeğine yağ sürüyor.

Şu günlerde gözümüzü tam da Mao’nun son günlerde “trend” olan “emperyalizm kağıttan kaplandır” benzetmesine çevirmemiz gerek. Gerçekten de dünya üzerinde hegemon görünen güçlerin aslında ne kadar da kof olduğu, ayaklanmaların bu güçlerin kontrolleri dışında gelişmesi ve bu güçlerin ayaklanmaların gelişimine göre pozisyon almak, at değiştirmek zorunda kalmaları ilekanıtlanıyor. Bu noktada James Petras’ın geçtiğimiz günlerde kaleme aldığı “Mısır: Toplumsal hareketler, CIA ve Mossad” başlıklı yazısına bakmakta fayda var. Yazısında Mısır’daki ayaklanmanın, aslında Mısır istihbaratının enformasyonuna muhtaç biçimde çalışan CIA ve Mossad’ın, dolayıslıyla ABD ve İsrail’in ne kadar da aciz olduğunu gözler önüne serdiğini ifade eden Petras, böylelikle “emperyal küstahlığın” havasının alındığı üzerinde duruyor. Petras kısacası, emperyal güçlerin büyük oranda ulusal kuklalarının devlet aygıtlarına bağımlı biçimde çalıştıklarını ve hiç de sanıldıkları kadar kudretli olmadıklarını ifade ediyor, “Uzun vadede tarihi belirleyen, silahlar, milyar dolarlar, gizli polis ve işkencehaneler değildir” diyor. Tunus ve Mısır ayaklanmalarında ABD, İsrail ve bunların istihbarat aygıtlarının parmağını aramak, Mısırlı emekçilerin iradesine de, kendini yakarak Tunus ayaklanmasını ateşleyen Muhammed Bouazizi’ye de büyük saygısızlık olacaktır. Unutulmamalı ki, Mübarek’in iktidardan düştüğü 11 Şubat 2011’den sadece üç gün önce ülkede yaygın grevler başlamıştı ve Mübarek’in koltuktan kalkmasında bunun etkisi hiç de azımsanamaz. ABD’nin Mısır’daki parmağı neye yetiyor diye sorulacak olursa, bu parmağın esas at olan Mübarek’in elden çıkmasıyla ikinci alternatif olan Mısır ordusuna sarılmaya yettiğini söyleyebiliriz. ABD, Mısır halkının ayaklanmasını kontrol edemedi, fakat halkın orduya yönelik Cemal Abdulnasır döneminden miras sempatisinden faydalandı, ayaklanmayı ordu ile soğurma yoluna gitti. Halk, orduya hâlâ saygı ve bir miktar sempati duymakla birlikte, Nasır döneminden  kalma mirasın büyük kısmının Mübarek’in 30 yıllık iktidarına ordu tarafından verilen destek ile eridiği gerçeği, ABD’nin ikinci atının da pek sağlıklı olmadığını gösteriyor. Nitekim yarın (22 Şubat Salı) Mısırlılar ordunun yönetimi bir an önce sivillere devretmesi talebiyle sokağa çıkacak ve bu taleplerin kısa vadede karşılanmaması ayaklanmanın ikinci dalgasının tetiğine basacaktır.

Evet, Araplar devrimi de elleriyle yapıyor!

“ABD’nin ilahi gücü” yanılgısından devam edip Bahreyn’e bakmakta yarar var. Bahreyn’deki ayaklanmada ABD parmağı aramak, Bahreyn ABD donanmasının 5. filosuna evsahipliği yaparak önemli bir ABD üssü olma işlevi görürken pek de mantıklı olmasa gerek. Üstelik Bahreyn’in demografik yapıısna bakıldığında görülecektir ki, ülke nüfusunun yüzde 70’i Şiilerden oluşmasına rağmen tam 40 yıldır iktidarda Sünni kral ve üyelerinin yüzde 80’i kralllık ailesi mensuplarından oluşan bir hükümet var. Dahası, Şii bir iktidarın kurulması, büyük ihtimalle İran ile Bahreyn arasında bir ittifakı da beraberinde getirecektir ve bunun ABD’nin çıkarına olduğunu kimse iddia edemez. Bu arada Arap isyanlarına ve politik yapılarına burun kıvıran, bölge halklarının tarih boyunca hep gerici siyasete prim tanıdığını sananlara küçük bir hatırlatma: Bugün buralardan bakıldığında İslamcıların mutlak güç olarak görüldüğü Bahreyn’de 1974 parlamento seçimlerinde sosyalist Bahreyn Ulusal Kurtuluş Cephesi, 20’si seçilmişlerden, 20’si atanmışlardan oluşan 40 üyeli parlamentonun seçilmiş üyelerinin sekizini, yani yüzde 40’ını bünyesinde barındırıyordu. Bu başarının ardından 1976 yılında parlamentonun feshiyle birlikte büyük baskılara ve sürgünlere maruz kalan, birçok üyesi İngiliz yetkililer gözetimindeki işkencelerde öldürülen Bahreynli sosyalistler, üyelerinin sürgünden dönmesinin ardından bugünden sadece 5 yıl önce aynı parlamentoda 3 üye ile temsil edilmekteydi ve bugün parlamentoda olmamalarına rağmen hâlâ ülkedeki önemli dinamiklerden olma özelliklerini koruyorlar. “Araplar devrimi de elleriyle mi yapıyorlar” türünden espriler yapmadan önce bunları göz önünde bulundurmakta, Orta Doğu ve Kuzey Afrika halklarının mücadele tarihlerine dikkat etmekte fayda var.

Devrimler çağının galasına davetlisiniz

Olasılıkla yeni bir devrimler çağının galasına şahit oluyoruz ve halk ayaklanmalarının belki de en önemli sonucu benim de mensubu bulunduğum yeni bir neslin, kitlelerin iradesinin gerçek gücüne, halk iktidarlarının olabilirliğine şahit olması, bundan cesaret bulması, kendine güven çıkarmasıdır. Bunu küçümsemenin, galada izlenenleri sadece yorumlamakla yetinmenin zamanı değil. Toplumsal hareketlerin mevcut potansiyelleriyle, yeryüzünü özgürce “dans edebileceğimiz” bir karnaval alanına çevirmesi işten bile değil.

Karl Marx ve Friedrich Engels, tam 163 yıl önce bugün, tam da Avrupa’nın bugünküler ile çok benzer halk ayaklanmalarıyla çalkalandığı 21 Şubat 1848’de yayımladıkları dünya tarihinin en önemli eserlerinden Komünist Manifesto’ya başlarken “Avrupa’da dolaşan hayalet”ten bahsetmişlerdi. Bugün bazılarımız, Avrupa’da ve tüm dünyada dolaşan, her zaman ve her yerde olabilen, istediği an görünür hale gelen hayaletin ABD olduğunu sanmaya devam etsin, 163 yıl sonra şu günlerde Orta Doğu’da ve Mağrip’te, her zaman ve insanın yaşadığı her yerde bedenleşebilen gerçek bir hayalet dolaşıyor; şu anda Kuzey Afrika, Orta Doğu’da, yarın tüm dünyada. Kanuni’yi aratmaz saltanatlara, sömürüye, neo-liberal gaddarlığa karşı kurulacak yeni dünyanın hayaletine selamla.

Yorumlar...